Yaşam

Fanteziler de tek tipleşti!

Pazartesi, 24 Nisan 2006
10 yıl öncesinde Türkiye’de eşcinsellik denince bir adet pasif ve bir adet aktif erkeğin yaptığı seks akla gelirken, “Aaaa, acayipsiniz, yurtdışında öyle bir ayrım yoktur” dense de, ele geçen porno materyallerde neredeyse tam aksini görüyorduk. “o yee!” nidalarıyla “nasıl seni iyi beceriyorum di mi, benimki sana iyi .... di mi” anlamına gelebilecek sözlerle sanat eyleyen aktif erkekler pek bir ünlüydüler. Vücutlarını geliştirmiş erkeklerin boy gösterdiği bu filmler tabii ki çekilmiş filmlerin hepsini temsil etmiyordu; filmi getirenlerin tercihini belirtiyordu ama demek ki böyle bir tercih de vardı ki bu filmlerden bolca üretilmişti.

KAOS GL

Ali Özbaş

“Karalama kağıtlarına çala kalem, kendimce fantezisi bol öyküler yazardım. Yazdığım pornografik öyküleri okur, kendimi tatmin ettikten sonra bunları büyük bir suçluluk duygusuyla yırtardım.” diyordu çok ünlü bir mizah yazarımız yıllar önce Almanya’da gezdiği porno sinemalardan bahsederken. Kendi ilk gençlik yıllarında bu tür yayınlara ulaşamadığından, kendince bir çözüm bulmuştu. Sonraki yıllarda oldukça ünlü olmasının da etkisiyle “ya bir tanıyan görürse” korkusuyla Türkiye’de hiç gidemediği ama yıllarca gizli bir merak duyduğu seks sinemalarını Almanya’da, gezi yazısı bahanesiyle de görebildiğini belirtmiş, artık kimseden çekinmemesiyle de bunu bir yazı konusu bile yapabilmişti. Ama artık çok “yaşlı”ydı.

Nitekim 70’li yıllar Türkiye’de seks sinemalarının ve filmlerin patladığı bir dönemdi. Yine ünlü bir yazarımız bu sinemalarda gençlerin gizlice akıttığı “beyaz gözyaşları”ndan bahsetmişti; “ergenliğinin cinselliğini yaşayamamanın, korkular, utançlar ve suçluluk duygusuyla gidilen seks sinemalarında görüp iyice yabancılaştığı cinselliğe kendini tatmini sonucu çıkan spermleri beyaz gözyaşlarına benzetmişti.

Bu filmlerin büyük bir çoğunluğunda her zaman erkeğin kucağına atlayan kadınlar, doymak bilmeyen kadınlar, erkeğin kendisine yaptığı her türlü muameleyi zevk ve sabırsızlıkla bekleyen kadınlar vardı. Dolayısıyla “gavur kadınları” ne doyumsuz ve ne ateşliydiler o zamanın gençlerinin gözünde. Yine bu filmlerdeki erkeklerin performansları ve cinsel organlarının boyutları pek çok gencin kendinden şüphe duymasına da yol açmıştı muhtemelen.

Bütün bunlara rağmen ben ne yaptım; pornografi üzerine bir güzelleme denebilecek 4 bölümlük bir yazı dizisi yazdım 10 sene önce. Ancak bu dizide de belirttiğim gibi varolan pornografik ürünlerin çoğu benim savunduğum pornografinin kışkırtıcı ve yıkıcı yönünden farklı, sistemle bütünleşmiş, kendi jargonunu oluşturmuş ürünlerdi. Pornografinin sunduğu olanaklardan yararlanmak bir yana hem kendi hem de müşterilerinin fantezilerini kısıtlayacak hale gelmişlerdi.

Porno film gösteren sinemalar, 80 darbesiyle birlikte “kaçak” olarak film gösteriyorlardı. Bu sinemalar gün geçtikçe harabeye dönüyor, müşterilerinin konfor beklentisi olmadığından kırık koltuklarına, ayakta seyirci almalarına rağmen, özellikle hafta sonu seanslarında seyirci akınına uğruyorlardı. Birçok Anadolu kasabasının faaliyette olan tek sineması bunlardı.
Videonun yaygınlaşması da bu döneme denk gelmişse de, Türkiye’de hemen her eve bu cihazın girmesi mümkün olamadan bu topraklarda miadını doldurup artık antika muamelesi görmektedir. Ancak videosu olan ya da arkadaştan ödünç alabilenler, özellikle Almanca dublajlı pornolarla tanışmışlardı evinin konforlu salonunda ve kimseden utanç duymadan. O nedenledir ki Almanya’da akrabası olanlardan çok, videosu olanlar Almanca’yı sökmeyi başarmışlardır, topu topu birkaç ayıp kelime olsa da... Günümüzde dijital uydular sayesinde en gözde yabancı dilin İspanyolca olduğunu meraklısına belirteyim.

90’lı yıllarda yükselen trend porno magazinlerine aitti. Yabancı magazinlerin tıpkı basımı, kimi film sahnelerinin kötü basımı ve araya serpiştirilen fantezilerle onlarca dergi çıkmış, bunların dağıtımını muhafazakâr yayınları çıkaranlara ait firmaların yapması da ayrıca tartışma konusu olmuştu. Yine bu dönemde Anadolu’da gazeteci vitrinlerinde poşetli de olsa boy gösteren bu dergiler örneğin Ankara valiliğinin yasağı dolayısıyla Ankara’da “kaçak” olarak satılıyordu.

Tüm dönemlerde heteroseksüel erkeklere yönelik lezbiyen fanteziler filmlerde ve öykülerde yer alıyordu. Gey porno öykülere rastlamaya başladığımız heteroseksüellere yönelik dergilerde, sayfalarca “arkadaş” köşeleri içinde eşcinsel partner arayanların sayısı genelde karşı cins partner arayanların sayısına eşitti. Bunların yanında eşiyle birlikte 3. kişi arayanların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktu. Bunların çok azı gerçek olsa bile yıllarca (ve hâlâ) ailenin kutsallığına secde etmiş, “sen karıma mı baktın” diyerek katliam yapabilen bir milletin evlatları olarak nasıl oluyor da böyle insanları da içimizden çıkarabiliyorduk şaşırıyorduk doğrusu(!).

90’lı yılların sonunda hayatımıza “daha önceleri nerelerdeydin” dediğimiz internet giriverdi. Hemen her tür bilgiye ulaşılabilen sonsuz deryaydı ama ulaşılmak istenen damlalar porno sayfalarıydı. Arama sayfalarında en çok ne tür bilgiye ulaşılmak istendiğine dair yapılan istatistiklerde hep ipi göğüsleyen “porno” materyallerdi. Önce resimler, ardından bağlantı hızının ve indirilecek dosya büyüklüğünün sorun yaratmasına rağmen filmler en çok ilgi görenleriydi. Eskiden saatlerce hard diske indirebilmek için beklenen filmler 1-2 dakika ile sınırlıyken gerek bağlantı hızının artması, gerekse bu filmlerin daha küçük bytelara sığdırılmasıyla makul uzunluktaki filmler bile bilgisayarlara indirilmeye başlandı. Bilgisayarda saklanmalarının “yakalanma korkusuyla” ve fazla yer tutmaları nedeniyle sorun yaratmasının çözümü de artık bir çok bilgisayar kullanıcısının sahip olduğu CD yazıcılarının yaygınlaşmasıyla ortadan kalkmış oldu. Özellikle gey porno malzemelerine, yıllarca yurtdışına çıkıp gelenler ya da Türkiye’ye gelen yabancılardan edinilen kopyanın kopyasının kopyası VHS kasetlere gözleri bozma riskine rağmen sahip olabilen az sayıdaki şanslı kesim bu ayrıcalıklarını kaybetmiş oldu. İnterneti çok az bilenler bile bu materyallere ulaşabilmeye başlamıştı.

Tabii ki internet denince chat olarak adlandırılan “sohbet” odalarını es geçemeyiz. Sanal arkadaşlıkların ve sohbetlerin özellikle sosyalleşme sıkıntısı yaşayanlara ilaç gibi geldiği sohbet odaları insanların oldukları değil olmak istedikleri kişinin kimliğini almalarını sağladı. Hem zaten karşıdaki kişinin de ne kadar dürüst olduğu bilinmiyordu, dolayısıyla suçluluk duygusunu da bir kenara bırakmak mümkündü. Sohbet odaları yazımın konusu değilse de sohbet odalarında yapılan özellikle ikili sohbetlerin kısa sürede pornografik bir söyleşiye döndüğünü anmak gerekir.

Artık çala kalem yazılan öykülerle yetinmenin yerini binlerce fotoğraf almıştı. İnternet sayfalarında her türlü “fantezi”ye uygun resimler bulunuyordu. Tekler, çiftler, romantik, grup, anal, gey, lezbiyen, Asyalı, teenage, okullu, askeri, kovboy, hayvanlı, tuvalet… Gerçek anlamda sınırsız resimlere ulaşmak sadece bir tık ötedeydi. Bu sitelere ulaşmak kolaydı ama resim arşivine ulaşmak için gerekli olan şifreye sahip olmak para gerektiriyordu. Ama bilgisayarın yaygın kullanımına başlar başlamaz nasıl ki şifre kırılarak programlar kullanılmaya başlandıysa bu sitelerin arşivine de aynı yöntemle ücretsiz olarak ulaşmak mümkündü. Bu sitelerin yerli malı olanları da çok geçmeden literatürde yerini almaya başladı. Tabii ki bilmemneköylü Ayşe teyzenin acayip resimleri denilse de resimdeki sarışın kadın pek Türkiyeliye benzemiyordu. Ancak zamanla arşivlerdeki Türk kadını eksikliği(!) de giderildi.

Bu sitelere ulaşmak bir çok internet kullanıcısının zaten internetle tek bağlantısıydı elbette ama farklı amaçlarla internete girenlerin de kaçınılmaz olarak ulaştıkları sayfalar olmaya başladı. Bir şekilde sörf yaparken fark edilmeden tıklanan fareler bu tür sayfaların karşımıza çıkmasına neden oluyordu. Zaten e-mail kullanıp da bu tür sitelerden reklam maili almayan kalmış mıdır?
Böylece pornografiden habersiz internet kullanıcısı kalmadı. Üstelik pornografi sayesinde “başka tür ilişkiler”den de habersiz kalamadılar.
Özellikle heteroseksüel porno için bu sayfaları ziyaret edenlerin kendilerini gey kategorisini tıklamaktan alıkoymaları pek mümkün olmadı. Kimi “gey”in ne olduğunu bilmeden yanlışlıkla, kimi de “geyler”in ne yaptığını merak ettiğinden...

Sonuçta resimler konu mankenlerinin değişmesi dışında ne kadar farklı olabilirlerse bu farklılıkları tükettiler. Türkçe sitelerde resimlerden ve filmlerden daha popüler olanı hikaye bölümleri. Bazen birbirine karışsa da kategoriler halinde tasniflenmiş hikayeler içinde gey başlığını da her sitede görüyoruz. Bu kategorinin altında yüzlerce hikaye oluyor. Kimi sitelerde yer alan, her hikayeyi kaç kişinin okuduğuna dair istatistiki bilgiler (ki bunların reklam almaya yönelik olma ihtimali dolayısıyla gerçek rakamlar olmama ihtimalini unutmasak da) oldukça şaşırtıcı: Binlerle ifade edilen rakamlar bunlar. Üstelik bu rakamlara ulaşılması kısa sürmüş. Yine hikayelerin siteye eklenme tarihlerinin de mevcut olduğu sitelerde henüz eklenmiş bir öykünün bile hemen reyting aldığını görmek mümkün. Kimilerini aşağıdaki sebeplerle şaşırtsa da bu rakamlar olması gerekenden bile az olsa gerek.
Eşcinsellerle ilgili bir kitap (araştırma olsun, roman-öykü türü olsun) beklenenin aksine az satıyor Türkiye’de. Aslında zaten okumayı sevmeyen bir “millet” olmamızın dışında “hâlâ her türlü biz bize toplantı ya da büyük organizasyonda gelip tıkandığımız ‘açılma’ meselesini çözememiş” olmamızın etkisi de büyük. Zaten açılmanın kendisi bile “saklanma”nın bir yolu olabiliyor. Hani insanın “açılsak da mı saklansak, açılmasak da mı saklansak” diyesi geliyor. İşte “öğrenilme” korkusu, merak edilse de eşcinsellikle ilgili bir kitabı okumaktan alıkoyabiliyor eşcinselleri. Keza Kaos GL Dergisinin bazılarınca benzer korkularla defalarca kitapçı vitrininde sadece gözleriyle baktığı, alelacele karıştırıp bıraktığı, alıp okumadan attığı, evine götüremediği hatırlanırsa basılı bir materyale sahip olmaktan çekinen kesimin internet üzerinden gönül rahatlığıyla bunlara ulaşmasına şaşmamak gerekir. Elbette internette de gezindiği sayfaların sonradan başkalarınca anlaşılması korkusunu taşıyanlar kadar her an bilgisayarın yanına gelecek bir iş-okul arkadaşı ya da ebeveyn korkusu taşıyanlar da tedirgince dolaşırlar bu sayfaları. Tabi işi biraz bilenler biri geldiğinde aslında dolaştığım şu sayfalardı diyebileceği bir kültürel web sayfasını yedekte açık bulundurarak işi sağlama alırlar. Yine internetten çıkınca girdiği sayfaların başkalarınca anlaşılmamasının yolunun oldukça kolay olduğunu artık birçok bilgisayar kullanıcısı biliyor olsa gerek. Bunların dışında da adıyla istenecek ya da “şimdi benim ne olduğumu anladı mı acaba” düşünceleriyle gösterilerek ücretin ödendiği bir satıcı karşıda olmayınca bu sayfaların sadece fantezilerle biraz vakit geçirmek isteyenlerce değil, kendini kendine benzemeyen şekilde bile olsa bulabileceğini düşünenlerce de ziyaret edildiğini düşünmek abes olmasa gerek.
Bu sitelerin hikayelerine göz attığımızda site içinde aynı dilin hakim olduğunu görüyoruz. Bunların bazılarının site editörlerince yazılmış öyküler olduğunu çıkarsak da farklı kalemlerce yazıldığını düşündüğümüz ama birbirinin benzeri onlarca öyküye ne demeli peki? Okumayı sevmeyen bir “milletiz” demiştik ya az önce, bilinen bir diğer gerçek de az okumaya rağmen yazmayı seven bir “millet” olduğumuz. Hani çocukluğunda hiç film izlemeden yönetmen olmuş kimi yönetmenler (Wes Craven gibi) örnek alınıyor olabilir: “Ben okumam, Allah vergisi bir yazarlık yeteneğim var”. Zaten cinsellik öyküleri yazmak için de edebiyatı bilmenin gerektiğini kim söylemiş?

Bu öykülerde formülü yazılmamış uygulama şu: Hayallerini süslemiş, göz alıcı bir aktif ya da pasifle karşılaşma ve çok kolay bir şekilde baştan çıkarmanın ardından “yazan” aktifse “kız g.tü” gibi bir g.tü tarif, yazan pasifse kocaman bir penisin kokusundan tadına kadar ne kadar mükemmel olduğunun tarifi. Ardından uzun ve doyumsuz sürmüş seks dakikaları.
Tamam, bunlar fantezi öyküleri ama okurken insan yine de çok şaşırıyor; baştan çıkarma konusundaki bu yetenek ne? Bu ne bitmez tutkuymuş, herkesin gözü büyük peniste mi? Ama bu, özetlediğim pornonun Türkiye macerasında da görülenin bir yansıması. 10 yıl öncesinde Türkiye’de eşcinsellik denince bir adet pasif ve bir adet aktif erkeğin yaptığı seks akla gelirken, “Aaaa, acayipsiniz, yurtdışında öyle bir ayrım yoktur” dense de, ele geçen porno materyallerde neredeyse tam aksini görüyorduk. “o yee!” nidalarıyla “nasıl seni iyi beceriyorum di mi, benimki sana iyi .... di mi” anlamına gelebilecek sözlerle sanat eyleyen aktif erkekler pek bir ünlüydüler. Vücutlarını geliştirmiş erkeklerin boy gösterdiği bu filmler tabii ki çekilmiş filmlerin hepsini temsil etmiyordu; filmi getirenlerin tercihini belirtiyordu ama demek ki böyle bir tercih de vardı ki bu filmlerden bolca üretilmişti. Sonuçta ticari anlamda yapılan bu filmler her türlü fanteziyi karşılamak üzere gerçekten bol seçenekliydiler.
Okunan öyküler yazmak isteyenler için örnek oluyor, az farklı tiplerle benzer bir öykü yazılıyor. Olması gerekenin bu olduğu, başka türlü şeyin iyi olmayacağı düşünülüyor. Yine bu öykülerin çoğunda yazana ulaşılabilecek e-mail adresleri de yer alıyor. Aslında yazılan her öykü tanışılabilecek insanlar anlamına geliyor. Dolayısıyla fantezi tüketen bu öyküler aynı zamanda partner bulmaya yarıyor. Öyle olunca da öykü aracılığıyla “kendisi”nin ne kadar “mükemmel” olduğunu aktarması gerekince, kaçınılmaz olarak “her öykü mükemmellik” içeriveriyor.

Öykülerin büyük çoğunluğu maalesef birbirinin benzeri. Çünkü her türlü üretimde orijinalliği değil kopyayı benimsiyoruz. Kopyalamak yaratmaktan daha kolay geliyor. Her dönem üretilen filmlere baktığımızda orijinal bir filmin ardından onlarca benzeri çıkmaz mı piyasaya? Yine televizyonlardaki dizilere baktığımızda da beğenilen bir dizinin ardından hemen her kanalın aynı tür dizilerden çekip yayınlamaya başladığını görürüz. Üstelik sadece film ve diziler için değil her türlü program için söz konusu olan durum bu. Yine bir bankanın çıkardığı kredi kartının kısa süre sonra diğer bankalarca da kopyalandığını biliyoruz. Ya büyük marketlerin birbirine benzer raflarına, alış veriş merkezlerinin aslında birbirinin kopyası olmasına ne demeli? Çok farklı konularda aynı durumu görürüz; kopyala gitsin! O nedenle porno öykülerdeki birbirinin aynı olma halini “alt tarafı porno öykü, ya nasıl olacaktı” diyerek küçümsemek yanlış. Ancak okurken içten yazıldığını fark ettiğimiz öykülere de rastlıyoruz. Bunlar pornografik olmalarının dışında (ki kelimenin tam anlamıyla direk gösteriyorlar hayatlarını, dolayısıyla tahrik edicilik dışında bir pornografi var bunlarda), yürek de burkuyorlar. Sayfalarca, birkaç öykü yazmış ve kendisini keşfetmesine rağmen bir türlü cinselliğini yaşayacak cesareti gösterememiş birinin duygularına bu sitelerde rastlıyoruz. Böylesine korkunç eziyetler çeken birinin başka yerde açılma şansı var mıydı? Peki burada yazdıkları sonrası bir adım daha atma cesareti gösterebilecek mi? Muhtemelen her iki sorunun da cevabı “hayır” olacak. Kısır döngü dönmeye devam edecek; bir yanda sanala açılma, bir yandaysa sanal ile yetinme.

Yine köyden okumak için kentteki akrabalarının yanına gelen ve burada kuzeni ile ilişkiye giren, ancak bir süre sonra kuzeni tarafından evden atılarak okulunu bırakmak zorunda kalan birinin öyküsü... Sadece fantezi olmadığını düşünsem de fantezi bile olsa aslında yaşanmakta olan durumları göstermiyor mu? Her iki taraf da aslında yaşadığı cinsellikten haz alıyor, ama suçluluk duygusu ağır basıyor ve birinin geleceğini engelleme pahasına davranılıyor.
Porno öykülerin çoğunda korkunç yazım hatalarını görüyoruz. Ama yazım kurallarıyla başımızın hoş olmadığını zaten biliyoruz. Televizyonların haber bültenlerindeki alt yazılarda bile hâlâ -de, -da, -mı, -mi vb.lerin ayrı mı yoksa bitişik mi yazılacağına bile dikkat edilmediği düşünülürse, bu öykülerdeki yazım hatalarını görmezden gelebiliriz.
Sonuç olarak internetten önce de var olan pornografinin internet sayesinde daha kolay ulaşılır olduğunu, bazılarınca internet eşittir pornografi olarak algılamasını sağlayacak kadar internetin en popüler kanalı olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak pornografiye olan yoğun ilgiye rağmen bu ulaşılabilirliğin insanların korku, utanç gibi duygularını yenmeye yaramadığını, aksine görünmeden ulaşılabilir ve katkı konabilir olması nedeniyle kişileri daha da çekingenleştirdiğini söyleyebiliriz.

Fantezi olarak yazılanların kişilerin kendi fantezileri değil, daha önce yazılanların tekrarı olması konu ne olursa olsun, imkanlar neye olanak tanırsa tanısın en kolaya kaçtığımızı, hayatımızı, hayallerimizi ve fantezilerimizi tek tipleştirdiğimizi görüyoruz.

Bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor. Eğer fantezilerimizde bile bunu başaramazsak nasıl yaşanır kılarız hayatı?