İnsan Hakları / Askerlik

Militarizm ve Kürt Kadını

Cuma, 13 Mayıs 2011
Savaşlarda, etnik veya siyasal çatışmalarda kadınlara karşı cinsel saldırılar tarih boyunca sürekli rastlanılan bir şiddet türü olmuştur. Cinsel şiddet, tecavüz, toplu tecavüz, taciz, genelevlerde kullanma, fuhuşa göz yumma, fuhuşa yönlendirme, kırsal alandaki genç ve evlenmemiş kadınların olduğu ailelere askeri rütbesine dayanarak gece ziyaretlerinde bulunarak dedikodu çıkmasını sağlama, dedikodu yayma, aile bireylerinin gözlerinin önünde tecavüz, bekâret kontrolü, çırılçıplak soyma, çeşitli cisimler kullanılarak anal ve oral tecavüz, tecavüzü tehdit ve intikam biçimi olarak kullanma, savaşın birer aracı olarak kullanılagelmiştir.
 
Feminist coğrafyacı Joni Seager, kadınların dünya ölçeğinde yaşadığı koşulları grafiklerle gözler önüne seren dünya atlası için, küresel tecavüz konulu bir harita hazırlamış. Karşılıklı iki sayfaya yayılan bu dünya haritası, 1990’ların başları ve ortalarında gerçekleşen askeri çatışmalar sırasında, toplu tecavüzlerin yaşandığı yerleri belgeliyor: Ruanda, Gürcistan, Afganistan, Angola, Mozambik, Kamboçya, Peru, Cibuti, Doğu Timor, Türkiye, Sri Lanka, Burma, Kaşmir (Hindistan), Kuveyt, Liberya, Papua Yeni Gine, Somali, Sudan, Bosna, Haiti, Meksika ve Kosova. Farklı kültürler, farklı dinler, farklı siyasi ideolojiler, farklı dış ittifaklar, farklı savaş biçimleri, farklı asker-sivil ilişkileri… Ama her örnekte kadınlara tecavüz edenler, kendilerini asker olarak tanımlayan erkeklerdi.
 
Yedi ay süren Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında 500’den fazla kadın tecavüze uğramıştır. Ayrıca Irak Halk Ordusu’nda savaşçı olan Aziz Salih Ahmed isimli bir adam adına düzenlenmiş ve “iş”i kısmına “kadınların şerefine tecavüz” diye yazıldığı bir kartvizite ulaşan Kanan Makiya adlı Iraklı muhalif, Kuveytli Arap kadınların yaşadığı vahşete “Vahşet ve Sessizlik” adlı kitabında kapsamlı bir şekilde yer vermiştir. Arap kültüründe bir ailenin şerefinin, o ailenin kadınlarının bedenlerinde temsil edildiğine dikkat çeken ve bu zihniyeti sorgulayan Kanan Makiya, Irak gizli polisi kadar erkeklerinin de Irak kadınlarının kurbanlaştırılmasında suçlu olduğunu belirtir. Irak vahşetinin bu eril zihniyetin gölgesinde Arap ve Kürt kadınlara uygulanan cinsel saldırıların ünlü ve aristokrat ailelere yönelik yapıldığının da altını çizmektedir. 
 
2000’li yıllarda da çatışma ve savaş bölgelerinde tecavüz bir yöntem olarak kullanıldı. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda bulunan Güney Kivu bölgesinde insani yardım konularında koordinasyon sağlama amacıyla kurulmuş olan BM Ofisi, Ekim 2002 ile Şubat 2003 arasında yaklaşık 5000 -yani günde ortalama 40- kadının tecavüze uğradığını tahmin ediyor. Günde ortalama 40 ve toplamda 7 bin kadına bu süreçte tecavüz edilmesi bir tesadüf değil. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yaşanan etnik çatışmaların olduğu dönem içerisinde olmuştur.
 
Ulusal kurgularda kadın, çoğunlukla ya düşman güçlerden veya şer mihraklarından ulusun gözü pek “yiğitleri” tarafından kurtarılması gereken vatan (namus) kavramıyla özdeşleştirilir ya da ulusal çatışmalarda veya savaşlarda eril bir intikam ideolojisinin ilk kurbanları olarak hedef seçilir. Milliyetçi ideolojilerin kadın sembollerinde vatan, “sevgili” ve “ana” olarak temsil edilir. Vatan, sahip çıkılacak ve iffeti korunacak bir kadın olarak tasvir edilir; kadının iffeti ve namusu, milli haysiyetin simgesidir. Kadının özgür cinselliği, milli namusu lekeleyen, erkekliğin kaybedilme korkularının eşlik ettiği ve denetlenmesi elzem bir ulusal ödeve dönüşür. Kadının milliyetçi sembolizm içindeki diğer rollerine göz attığımızda rollerden biri, ulusal kültürü sonraki kuşaklara aktaran, temsil eden, kültürün “sınır muhafızları” olma rolüyken, diğeri de “ulus” denilen büyük ailenin devamını sağlayacak doğum makineleri olmalarıdır. Tarih boyunca kadın, ya muzaffer orduların bir ganimet artığı olmuştur ya da tecavüz edilerek düşmanı ve toprağını kirletmenin bir intikam sancağı olarak görülmüştür. Dünyanın birçok savaş veya çatışma bölgesinde yaşanan temel yıkımlardan birini de kadınlara yönelik toplu tecavüz suçları oluşturmaktadır. Gözaltı işkencelerinde kadınlara yönelik en önemli işkencelerden biri hala tecavüzdür. Sağ veya ölü ele geçirilen kadın savaşçılar da toplu tecavüz suçlarından nasibini almaktadır.
 
Joni Seager’ın hazırladığı haritada Türkiye de bulunmaktadır. Cinsel şiddet Türkiye’de yoğun olarak 1980 döneminde -başta gözaltında ve cezaevlerinde olmak üzere- politik aktivist kadınlara yönelik bir sindirme ve “kirletme” aracı olarak kullanıldı. Ayrıca politik erkeklere karşı ailelerindeki kadınlara karşı cinsel saldırı bizzat tehdit unsuru olarak kullanıldı.
 
Maalesef Kürt kadınlarının bedenleri ve ruhları sadece sıcak çatışmalarda alt üst olmadı; hayatlarının her evresinde Kürt olmak ve kadın olmaktan dolayı ayrımcılığa ve baskılara maruz kaldılar. Savaşın dehşetli yüzünü, Kürt kadınları yaşamlarının her evresinde gördü ve çeşitli şekillerde ayrımcılığa maruz bırakılarak eril zihniyetin hedefi haline geldi. Ben bir Kürt kadını olarak, Van kentinin karanlık bir sokağında yürürken hem kadın olduğum için hem de Kürt olduğum için korkuyorum. Yani kadın kimliğim sebebi ile cinsel saldırıya uğrayabileceğim gibi, Kürt olduğum için de uğrayabilirim -ki birçok kadının yaşamının en derin travmaları, faillerinin devlet memuru veya devlet içindeki çete ve paramiliter grupların olduğu cinsel saldırılar ile oluşmuştur. Failler Kürt kadınlarına yönelik bu saldırılarını gerek gizli gerek aşikâr bir şekilde yapmışlardır.
 
Son olarak Mardin’de henüz 12 yaşındayken, içlerinde memur, muhtar, müdür yardımcısı, öğretmen ve yüzbaşı olan toplam 31 sanığın bulunduğu ve Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürlüğü, Muhtarlık Bürosu, Vakıflar İmareti Bürosu gibi yerlerde defalarca tecavüze uğrayan N.Ç.’nin davası geçtiğimiz aylarda sonuçlandı. Sonuçta failler çok kısa süreli cezalar aldılar; hatta yargılama sürecinde suçlular tutuklu bile değillerdi. Yargı 12 yaşındaki kız çocuğu N.Ç’ye tecavüz edenleri 3 yıl süren yargılama sürecinde serbest bırakmıştı ve dava sonucunda 33 sanıktan 28’ini 1 yıl 8 ay ile 9 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırdı. Belki 31 tecavüzcünün Iraklı adam gibi kartviziti yoktur ama belli ki Kürt kadınlarının “şeref”ini kirletme konusunda görev almış ve yargı tarafından da korunacaklarını bilerek cinsel saldırıları yaptıkları çok açık.
 
N.Ç. davasının sonucunun bu denli korkunç olması, N.Ç. gibi kadınların ve kız çocuklarının bu sistemdeki etnik ayrımcılığın adalet sistemine ve toplum vicdanına açtığı deliği daha da derinleştirmektedir. Kürt kadınları, savaşın yakan tarafı ile sadece çatışmalara girerek değil yaşamının her alanında acı bir şekilde yüzleşmektedir. N.Ç.’ye tecavüz edenlere verilen bu af niteliğindeki cezalar ile Kürt kadınları bir kez daha istismar edilmişlerdir. Çünkü cinsel saldırıların cezasız bırakılması, başka saldırıya uğrayanları susturacaktır ve başka saldırganları güçlendirecektir -ki PKK ve Türk Silahlı Kuvvetleri arasında süren 30 yıllık savaş sırasında ve Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana muhalif kadınlara yönelik yapılan taciz ve tecavüzleri çok nadir de olsa basında görebiliyoruz. Nadiren kamuoyunca duyulmasının sebebi ise, Kürt toplumunda “namus” olgusunun çok güçlü olması nedeniyle kadınlara yönelik cinsel suçların çok büyük bir kısmının adli mercilere ulaşmamasıdır; ulaşsa bile Türk adaleti Kürt kadınlarına yönelik saldırıları destekler biçimde caydırıcı olmayan kararlar vermektedir.
 
N.Ç, E.H, F.Ü, G.R, H.B, K.Ö, N.S, R.K, S.A. Z.Ç, Ş.E, G.G. Bu harflerin hepsi et, kemikten ve tinden oluşan birer kadın. Bu kadınlar evlerinden dışarıya sadece pazara veya hastaneye giden kadınlar değildi. Bu kadınlar evlerinden seçim çalışması, parti çalışması, sendikal faaliyetler için de çıkan kadınlar idi. Tecavüz için genel kanı tecavüzü korumasız ve bilinçsiz kadınların yaşadığıdır; oysa savaş ve çatışmalı dönemlerde tecavüz bizzat çatışmanın veya savaşın bir tarafında fiili olarak duran kadınları bulur. Tecavüz edilecek kadın, düşman tarafından özellikle seçilir. Bosna Hersek’te tecavüze uğrayan ilk kadınlar en kültürlü ve en aktif olanlar oldu: Sendikacılar, bürokratlar, öğretmenler, sekreterler, özetle yönetim alanında çalışan kadınlar. Yukarıda adlarını harflerle belirttiğim kadınlar ve aileleri, Kürt siyasal hareketin birer özneleriydi. Failler, İspanyol bir deyişte olduğu gibi “Savaş dönemlerinde her delik bir siperdir.” güdüsü ile bu kadınlara cinsel saldırıda bulunmuştur.
 
Kürt ve politikleşmiş bir aile içinde doğan çocuklar, süregelen bir mücadelenin içine doğuyor. İnkâr edilen, unutturulmaya çalışılan ve “Ne konuşursan konuş ama o dili konuşma!” denilen bir dilde konuşmak, tanımlanmayan bir topluluğa ait olmak durumu doğalında ya sessiz, itaatkâr ve kaderci bir çocuk ya da isyankâr bir çocuk haline getiriyor bizi. Bir de kadınsak iki kez sessiz, itaatkâr ve kaderci oluyoruz ancak iki kez isyan edemiyoruz. Çünkü politik erk(ekler), gelişimi engellenmiş topluluğumuzda kendi mücadelesini bir geleneğe dönüştürüp bize şöyle sesleniyor: “İsyanımız Kürt olduğumuz için olmalı, Kürt kadını olduğumuz için değil.” Kürt kadınları, “kadınlık” ve “Kürtlük” kimlikleri ile baş etmek zorundalar. Ancak kadınlık kimlikleri ile baş etme sadece militarist odaklara karşı değil Kürt erkekliğine de karşı gelişmelidir. Kürt toplumundaki partriyarkal zihniyet, kadınlara yönelik cinsel saldırıların yolunu açmaktadır. Namus olgusunun bu kadar güçlü olması, kadınlara yönelik cinsel suçların dışavurumunu oldukça azaltmaktadır. 68’lerde feministlerin söyleminde olduğu gibi “Güç fallusun ucundadır”. Özellikle feminist Kürt kadınları, fallusun ucundaki bu gücün ve fallusun hangi etnik kökende olduğuna bakmaması ile acı bir şekilde yüzleşmiştir.
 
---------------------------------------------------------------
Kaynaklar:
Elena Doni & Chiara Valentini, “Etnik Tecavüz Bosnalı Kadınların Dramı”, Real Yayıncılık, 1994, İstanbul
Kanan Makiya,  “Vahşet ve Sessizlik”, Avesta Yayınları, 2002, İstanbul
Av. Eren Keskin- Leman Yurtsever, “Hepsi Gerçek- Devlet Kaynaklı Cinsel Şiddet”
Cynthia Enloe, “Manevralar”, İletişim, 2006, İstanbul

Görsel: Serpil Odabaşı, Gidemeyen