Kültür Sanat

“Adını koyma, senle ne istersen yaşayabiliriz”

Çarşamba, 6 Aralık 2017

Jeffrey’in “Ben biseksüel biriyim ve kendimi gizlemek için evlenmedim, evliliğe ihtiyaç duyduğumdan evlendim” çıkışı da es geçilmemesi gereken bir sahne.

Robert’ın havuzun kenarından deniz gören muhteşem manzarayı tamamlayan çiçeklerden birini kast ederek “boğan otu bu, söküp atmalısın, kökü oldukça zehirlidir, yenildiğinde tüm sinirleri felç eder” demesiyle, şu ana kadar dram-romantik film havasında ilerleyen filmin sonuna doğru o zehrin kullanılarak cinayet ile ya başka türe evrileceğini ya da intihar gibi bir sona doğru yol alacağını anlıyorsunuz.

Neyse başa döneyim, baştan anlatayım… Şu bloğumda izlediklerimin yüzde birini yazarken birçok yazımda hakkında bilgi sahibi olmadan, şans eseri rastladığım, başarısını ummadığım filmlerden bahsetmişimdir. E yaş iyice ilerleyince duysam da unuttuğum filmleri de ekleyin buna, normaldir bu kadar “bilmeden izlediğim” film yazısı. Eskiden öyle mi kuzum; bir sahnesini görür görmez filmin adını bülbül gibi şakırdım. Hani çekilen film mi arttı, benim izleme hızım mı azaldı, beyin mi cortladı her ne ise o eski parlak hafızadan eser yok zaten. İşte bu sebebi de kattığımızda bir şekilde duymuş, hakkında bilgi edinmiş olsam bile hatırlamadan oturduğum izlediğim film sayısı da çok oluyor. Ama kesin bilgi, yayabilirsiniz, bu filmi kesinlikle ne duydum ne de gördüm daha önce. Bir yerlerde hakkında yazılan üç beş satıra rastlamadığıma da eminim.

Filmi tv kumandasının “info”suna bastığımda okuduklarımla da hiç algılamadan ve ilgimi de çekmeden başka kanalda ne var diye değiştiriyordum ki jetonum düştü. Bu filmin LGBTİ konulu olma olasılığı çok yüksekti. Oysa oyuncuları bildiğim isimlerdi. Campbell Scott, yakın zamanda “Dying Young-Genç Ölmek” filmini tekrar izlediğim, 90’lı yılların başında vizyondayken sinemaya gidip adı geçen filmini iki kez efkârlanarak izlediğim bir oyuncuydu.

Patricia Clarkson ise “Six Feet Under” dizisi ile keşfetmiş olsam da aslında “Yeşil Yol” filmi başta olmak üzere, ses getirmiş birçok filmde rol almış başarılı bir oyuncuydu.

Peter Sarsgaad da karizması bile yeter diyeceğimiz ama zannımca kimi popüler filmlerde de yer almasından dolayı herkesin kulağına çalınmış bir isim olma ihtimali yüksek biriydi.

Bu arada neredeyse fark etmeden ve izleyemeden geçeceğim filmin ismi “The Dying Gaul-Ölen Galyalı”. Kanal tarafından isim “Ölen Galyalı” olarak çevrilmişti ki, bire bir karşılığı da bu olduğu için eleştirecek değilim. Ama altında yazan “bir senaristin yazdığı senaryoyu çok beğenip filme çekmek isteyen yapımcı ve karısıyla olan…” şeklindeki bilgilendirme yazısı ile bağdaştıramayıp başta ilgimi çekmemişti. Jetonum düşüp filme şans tanıdım.

Yapımcı Jeffrey ile görüşmeye giden senarist Robert, senaryosunun oldukça beğenildiğini kesinlikle filme çekilmek istendiğini öğrenir. Ne var ki iki erkek sevgilinin tutkusunu, aşkını, birinin hastalığı ve ölümünü, diğerinin içine düştüğü duygusal yıkımı anlatan senaryonun hiçbir büyük film şirketi tarafından filme çekilmeyeceğini, heba olacağını, bir şekilde filme çekilse bile seyircileri salona çekemeyeceği için bu yazdıklarının da kimse tarafından takdir görmeyeceğini belirtir Jeffrey Robert’a. Bir milyon dolar karşılığında kendilerine satmasını ister senaryoyu. Sevgililerden birini kadın karaktere çevirerek, dolayısı ile heteroseksüel aşk filmine dönüştürerek yine kendisinin düzeltmeleri yapacağı senaryonun hem Robert’a bundan sonra istediği senaryoları yazma ve filme çektirmenin önünü açacağını, hem de eline geçen parayı dilediği yerlerde kullanarak kendini iyi hissettireceğini söyler. Bir şekilde otobiyografik özellikler taşıyan senaryoya olan bağı, yitirdiği sevgilisine verdiği sözü yok saymayı çok istemese de geçmişte yaptığı evlilikten olan çocuğunun gelecekteki üniversite masrafı, eski karısına ödemekte sıkıntı çektiği nafaka ücreti başta olmak üzere birçok ihtiyacını karşılayacak 1 milyon dolara da yok diyemez. Özellikle de Jeffrey’in bu filmle sonrasında dilediği senaryoları yazabilmesinin önünü açacağını belirtmiş olması kararında etkili olur.

Yapımcının karısı Elaine, eskiden senaristlik yapmış, evliliğin ardından iki çocuğunun doğumuyla da bu sektörden iyice uzaklaşmıştır. Sektörle bağı yapımcı eşi olarak anılmaktan öte değildir. Ama filmin ilerleyen sahnelerinde de göreceğimiz gibi, yazmış olduğu ve sakladığı senaryoları vardır.

Senaryonun ilk halini okuyup çok beğenen ve etkilenen Elaine ile Robert çok kısa sürede dost olurlar. Ancak Robert hakkında takıntı oluşturan Elaine, öncesinde merakla onun girdiği chat odalarına girer ve konuştukları üzerinden “nickname”ini bularak onunla erkekmiş gibi sohbete başlar. Burada 2005 yapımı filmin 1995 yılında geçtiğini belirterek “chat mi, sohbet odaları mı kaldı” diye soranların meraklarını bir parça gidereyim.

Bu arada karısı ile tanıştırdığı görüşmelerinden sonra yolcu ederken Jeffrey’in Robert’a “senden çok etkilendim, adını koymadan dilediğin her şeyi yaşayabiliriz” demesinin ardından ikilinin bir ilişki yaşamaya başladığını ekleyeyim. Chat odalarında Elaine’e –tabii ki onu bir gey erkek sanarak, dostça bir itiraf şeklinde- bunu söylemesi yapılan sohbeti partnerinin eşine yapılan korkunç itirafa, dolayısıyla bu ana kadar dram ve romans şeklinde ilerleyen filmi de gerilime doğru değiştirir. “Aslında bu durumdan rahatsızım, karısını da çok seviyor ve değer veriyorum, onlara zarar gelsin istemiyorum” demesi ile başta rahatsız olduğu bu gerçeği kabullense de gittikçe rakibinden intikam almaya yönelecektir. Hayali bir başka nickname ile iletişime girdiği Robert’a ölü erkek arkadaşıyla konuştuğu hissi yaşatmaya başlayacaktır.

Buraya kadar vasatın biraz üstünde de olsa gayet normal seyreden filmimiz bu anlardan sonra sanki bir atlama yaşıyor. Hem Robert hem de Elaine tuhaf bir canavarlaşmaya doğru yol alıyorlar. Film kendini izletmeye devam etse de kalitesi ister istemez düşüyor.

Filmin süresinin kısa olması mı bu atlamaya sebep bilemedim ama tam da filmi kurtaran süresinin kısa olması oluyor bu durumda. Aksi taktirde uzadıkça seyirciyi kendinden koparacak saçmalıklar yapacağını düşünüyorum.

Bu bölümlerde ikisinin yazışmalarından, kısa süreli geçmişten gelen görüntülerden kafamız iyice karışıyor: Robert sevgilisinin acı çekmesine dayanamayarak ölümüne yardım mı etmiştir, artık onun bu haline katlanamayarak ölümünü mü sağlamıştır, yoksa bunlar birer fanteziden ibaret midir?

Robert’in Elaine ile tartışmalarında Jeffrey’in karısını öldürmek istediği yönündeki beyanını söylemesi işleri iyice üçlü tuzakta kimin hayatta kalacağına çevirir. Oysa Jeffrey bir cinayet planından bahsetmemekte, bazen bunaldığı zamanlarda karısının hiç var olmadığını düşündüğü ya da öldüğü, böylece kendisinin bir sorun yaşamadan hayata devam ettiği yönündeki fantezi beyanından ibarettir bu.

Jeffrey’in “Hollywood peşpeşe açılma yarışına girdi, ben öyle bir şey yapacak değilim, ben biseksüel biriyim ve kendimi gizlemek için evlenmedim, evliliğe ihtiyaç duyduğumdan evlendim” çıkışı da es geçilmemesi gereken bir sahne.

“Kocan seni öldürecek”, “asıl seni öldürecek” tarzı kavgalarla anlaşılmazlığa doğru yol alan film birçok açık barındırıyor bu anlarda. Neler oluyor yahu, diyip kalıyor, nereyi kaçırdım acaba diye düşünüyorsunuz.

“Ölen Galyalı” ünlü bir heykelin adı olup, Robert ve sevgilisinin hayatında bir öneme sahip, bu önemden film içinde bahsediliyor. Başta belirttiğim zehir de tahmin ettiğim gibi illa ki kullanılıyor ve büyük bir trajediye yol açıyor diyerek ama yine de tamamıyla bir spoiler vermeyerek yazımı tamamlayayım. Ortalama ya da bakış ve ruh halinize göre birazcık üstü bir film olsa da keşfetmek ve izlemek güzel bir sürprizdi.

Ali Özbaş'ın sinema yazılarının tamamına ulaşmak için burayı ziyaret edebilirsiniz.