Kültür Sanat

Aslı Erdoğan: İnsanlar ölürken Bach açıp güzel cümleler yazamıyorsun

Pazartesi, 6 Kasım 2017

"Yüzüme karşı 'yeteneğini heba ettin' diyenler çıkıyor. Cizre'yle ilgili bir köşeyazısı da özenle yazılmış yüzlerce sayfalık bir romanın edebî değerini taşıyabilir."

Edebiyatçı kendini siyasete kaptırırsa ayağına kurşun mu sıkar? Ülkesinde katliamlar yaşandığını bilen biri, kalemini kurguyla sınırlayabilir mi? Dahası, insan ne için yazar?

Yazar, gazeteci ve insan hakları aktivisti Aslı Erdoğan, Oslo Edebiyat Evi'nde düzenlenen Hayal ve Travma Anlatıları başlıklı etkinlikte bu sorulara kendi yanıtlarını verdi. İsveçli-Kürt yazar ve gazeteci Mustafa Can'ın sorularıyla ilerleyen konuşmada Erdoğan, "terörist yazar" olarak cezaevinde tutulduğu 4 buçuk ay ve "yaraları yalayan yalanlar" olarak yazının kendisinde uyandırdıklarına dair açıksözlü paylaşımlarda bulundu.

"Nobel Ödülü için mi yazıyoruz, yoksa kendimize dair hakikatleri paylaşmak için mi?"

"Hapse bir kez girdiniz mi bir daha çıkamıyorsunuz. Bazen birdenbire o duvarları, dikenli telleri hatırlıyorum. Zaman zaman özlüyorum bile. Oradaki insanları ve dayanışmayı..." Devletin birliğini ve ülke bütünlüğü bozmak ve silahlı örgüt üyeliği suçlamalarıyla 2016'da tutuklanan yazar cezaevini şu sözlerle anlatıyor: "Bir bar tuvaletindesin gibi. İki dakika bile durmaya tahammül edemeyeceğin bir yerde günler, haftalar, aylar geçiyor."

Aslı Erdoğan'ı resmî ideolojinin hedefi haline getiren köşe yazıları, kimilerince edebiyatının önüne geçme noktasında. "Artık Sessizlik Bile Senin Değil" başlıklı deneme seçkisi Norveççe çevirisiyle de yayımlandı. Peki, politikadan nefret ettiğini söyleyen bir yazar kendi deyişiyle neden tam da istediği gibi Bach'ını dinleyip güzel cümleler yazmıyor?

"Ben en iyi köşe yazılarımı 90'larda yazdım, tüm gücümü verdim o zamanlar. Bunu yaparken de Türk edebiyatının prensesi tacımın benden alınacağını biliyordum. Her sabah 'bir daha köşe yazısı yazmayacağım, şimdiye 3 roman yazmıştım' derken akşamına fikrimi değiştiriyordum. Yüzüme karşı 'yeteneğini heba ettin' diyenler çıkıyor. Nobel Ödülü için mi yazıyoruz, yoksa kendimize dair hakikatleri paylaşmak için mi? Cizre'yle ilgili bir köşe yazısı da özenle yazılmış yüzlerce sayfalık bir romanın edebî değerini taşıyabilir."

"Cizre halkı ile benim aramda kutsal bir bağ kuruldu"

Can'ın "bir metin neyi değiştirebilir?" sorusuna kara mizahla karşılık veriyor Erdoğan: "Cizre yazım beni hapse soktu mesela." Sonrasında ise cezaevinde kendisini çok etkileyen bir şeyden bahsediyor:

"Cizre'den insanların beni sorduğunu okudum. Artık var olmayan bir yer. Kitabımı bile okumamış insanlar beni soruyordu. Herkes unutsa bile biz Aslı'yı unutmayacağız, diyorlardı. Ben hayat kurtarmadım. Ama bence bu her iki taraf için de çok kıymetli. Cizre halkı ile benim aramda kutsal bir bağ kuruldu."

Peki, Erdoğan'ın "donuk resimler ve her şeyi kaplayan bir sis bulutu" olarak tarif ettiği travmanın dili edebiyatta kendini nasıl bulacak?

"Hapse geri dönme riskim olmasaydı yazmak daha kolay olurdu. Bu deneyimi kötüye kullanmak, 3 ayda kitap yazıp çevirtmek istemiyorum. Bunu iyi bir şekilde yapmak istiyorum."

Etkinlik sonunda seyirciler arasında not aldığımı gören biri nereye yazdığımı soruyor. Ev Geyi diye bir blogum var, diyorum ama nereye'den çok yazma ihtiyacının kendisi öne çıkıyor benim için. O da yazdığını söylüyor, ama benimkiler gizli yoksa geri dönemem. Aslı Erdoğan'ın dediği gibi, kendini "ne orada, ne burada" evinde hissedenler için yurt dil oluyor belki de...