Kültür Sanat

Nochlin’in ardından: Neden hiç "büyük" kadın sanatçı yok?

Cumartesi, 4 Kasım 2017

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Linda Nochlin’in ardından sorduk: “Neden hiç 'büyük' kadın sanatçı yok?”

Eser: Kathleen Gilje

Geçtiğimiz günlerde Linda Nochlin'i kaybettiğimiz haberini aldık. Kendisi feminist ilkelerle hareket eden bir sanatçıydı. Pek çok alanda olduğu gibi kültür-sanat endüstrisinde de var olan ve kendini sürekli üreten o eşitsizliğe işaret etmişti hep. Kendini bir kadın sanatçı olarak o ikili cinsiyet sisteminin içinde eşitsizliğe maruz bırakılan taraf olarak göstermişti. Sadece kendini değil, aslında pek çok kadını bu alana bakmaya da davet etmişti. Ve belki de sorduğu en güzel ve ironik sorulardan biriydi: "Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?"

İrdelememiz ve belki de üzerine düşünmemiz gereken bir "büyük" kavramı. Büyükleştirilen, yüceltilen ve tarihsel çizgiyi elleri arasına alan erkeklerin tasarrufuna ilişkin bir kavram. Bir tür benzeşim alanı kurmaya iten ya da yaratılan bu atmosfer içinde erkekler dışında kalanların kendine yer bulamadığı, bir yandan da bu büyük ve yüce olana bir tutku beslemek zorunda bırakıldığı... Çünkü, onunla baş edebileceği başka bir düzlem yokmuş gibi inandırıldığı bir nicellik üzerinden kendini var etme arzusu geliştiriyor, zira geliştirmek zorunluluğu dışında tırmanacağı bir düzlem kalmıyor.

Linda'nın bıraktığı yerden onlara sorduk: “Neden hiç 'büyük' kadın sanatçı yok?”

Buse Kılıçkaya: “Bunu yanlış anlayabilirsiniz işte”

Sorduğun bu soruyu, daha doğrusu Linda'nın sorduğu bu soruyu çok düşündüm aslında. Kendi özelimden bir yerden ele aldığımda aslında sanatçının bunu dün ya da bugün söylemesinin hiçbir önemi yok. Çünkü, biz kadın sanatçılar tarihin dününde ya da bugününde olmadığımız gibi geçmişin yüzleşmelerini de bugün kucağımızda taşıyoruz. Taşımak zorunda bırakılıyoruz. Zorundayız çünkü bunu bıraktığımız yerde bize dayatılan o ikili cinsiyet sisteminin bizi silikleştiren başka mekanizmalarıyla karşılıyoruz. Onlar hep dev, bizler ise hep cüce. Lütfen yanlış anlaşılmasın. Kastettiğim bizi ilahlaştırmak, kendileri gibi bir illüzyonun içinde evirmek istedikleri o çirkin sarkaç. Biz hep vardık, siz oldunuz ama nereye ve hangi kurmaca zamana oldunuz, oldurdunuz? Bunu yanlış anlayabilirsiniz işte.

Cemal Akyüz: “Unutulan kadın sanatçılarda bugün”

Resimle çok ilgisi olmayan biri bile bütün izlenimci (empresyonist) ressamları gördüğü anda anında tanır. Tarzlarının benzerliği ve devrimci yapısı hariç hepsinin ortak noktası erkek olmalarıdır. Sadece erkek değil, aynı zamanda kadın düşmanı olmaları da bir diğer ortak özellikleridir. Özellikle Renoir kadınların aptal olduğunu ve hiçbir işe yaramadığını söyler durur, ancak onun neredeyse bütün resimlerinin ilham kaynağı ve de modelleri kadınlardır. Bir diğer izlenimci Manet’yi de lise resim dersi bilgisi olan bir göz bile kolayca tanıyabilir, Manet’de tanıyamayacağı tek şey pek çok resmine modellik etmiş bir kadın Berthe Morisot’dur. Berthe Morisot bu akımın bütün erkek sanatçıları kadar yetenekli bir ressamdı, ancak asla izlenimci erkekler kadar üne kavuşamadı. Yine de Morisot o kadar iyi bir sanatçı ki isminin çoktan unutulmuş olmasına rağmen 1881 yılında yaptığı bir resmi 2012 yılında 11 milyon dolara satılabildi.  Aslında para çok önemli de değil, kara para aklayan erkeklerin en sevdiği ressam Pollock’ın fiyatları spekülatif nedenlerle 100 milyonlara yakınken aynı tarzda resimler yapan eşi Lee Krasner en fazla 1 milyon dolar ediyor, ancak sanat tarihi her zaman erkeğe öncelik tanıyacak ve kadının ( d.t. 1908) erkekten (d.t. 1912) etkilendiğini iddia edecek. Para önemli bir konu olduğu için de pek tabi yine erkek sanatçı daha çok tanınacak.

Adını duyurabilmek için önce fırsat eşitliğinin sağlanması şart.

Asla vazgeçme: Alma Thomas 1891 yılında doğduğunda siyahlarım müzeye gitmesi bile yasaktı. Resim öğretmeni oldu. 70 yaşında ilk sergisini açtı, 79 yaşında Whitney Müzesi’nin retrospektif yaptığı ilk siyah kadın sanatçı oldu.

Erkekleri dinleme, bir gün kadınlar ve ayrımcılık yapmayanlar da sanat tarihi yazacak. Punk sanatın öncülerinden Annette Messager’e ünlü bir erkek sanatçı başarılı olmak için her zaman aynısını, aynısını, aynısını yapmalısın demiş. Bunun tam tersini yapan Messager bugün ilk günkü kadar iyi ve üretken bir sanatçı. 

Funda Şenol Cantek: Sevim Burak Olmak: Nochlin'in Ardından

Filiz Ali'nin anılarında kalan Sevim Burak resmi çok etkileyicidir. Ünlü bir ressamla (Ömer Uluç) evli, parlak ve ayrıksı bir yazardır Burak. Kızı Elfe'yi doğurduktan sonra eve daha bağımlı hale gelmiştir. Yazı masasının başına oturması ne mümkün! Ama yazmak bir tutkudur onda. Hem bebeğini emzirir, hem de mutfak işleri görürken, küçük kâğıtlara yazdığı cümleleri mutfak perdesine iliştirir. İlk fırsatta birleştirip bir romana/hikâyeye dönüştürmek ümidiyle... O bu hummalı faaliyetin içindeyken, geç bir saatte çıkagelir Ömer Uluç. Çakırkeyif veya sarhoştur. Sanatçı dostlarıyla sanat ve dünya üzerine büyük kelimeler seçerek hasbıhal ettikleri bir meyhaneden gelmiştir. Belki birazdan odasına kapanıp tuvaline işleyecektir bütün gün biriktirdiklerini. Kendine yaşamaktadır; zamanı, sanatını bileyip ismini cilalayacak kumbarasında biriktirmektedir.

Bana Sevim Burak'ın hüzünlü ve güzel çabasını hatırlatan feminist sanatçı Linda Nochlin'in uzun ömrünün nihayete erdiği şu günlerde "Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?" başlıklı manifest metninin konuşuluyor olması. Bu metinde saklı ironi, eril düzen tarafından icat edilip yüceltilen "büyük" kategorisinin Kaf Dağı misali karşımızda dikildiği bir hayatı, bir piyasayı, bir kültürü işaret ediyor. Biz kadınların Kaf Dağı'na tırmanmamız, çoğumuz Sevim Burak olduğumuz için çok zor. Peki, biz istiyor muyuz o dağın zirvesine çıkıp bayrağımızı dikmeyi? Hegemonik erkekliğin mahsulü olan her türlü bilimsel, sanatsal, kültürel, dini hiyerarşinin basamaklarını tırmanmak ve onları tanımlayan ölçütlere ulaşabilmek için nafile yere mücadele etmekle, avuçlarımızla kum taşıyıp kendi tepeciklerimizi inşa etmek arasında yapacağımız tercih belirliyor serencamımızı. Sözcüklerin nakışladığı kâğıt parçalarını perdeye iğnelemek, yani bütün ömrümüzü Kaf Dağı'nın gölgesinin düştüğü tepeciklerde geçirmeyi seçmek, bence devrimci bir duruş ve bizi biz yapan bir tercih.

Özge Göncü: "Kendimi elimde ekşi bir elma gibi atıp tutuyordum"

Neden hiç büyük kadın sanatçı yok diye soruyorsun, benim bildiğim tüm 'büyük' sanatçılar kadın oysa. Tüm 'içli' sanatçılar, tüm 'yoğun' sanatçılar kadın. Büyük kavramının eziciliği kadın bakış açısına girince, feminist alana girince şekil değiştiriyor benim zihnimde işte böyle. Dışarda kalan 'büyük' bir tanrısallığa doğru giderken, benim mor alanımdaki 'büyük' gidip gündelik olanla bile dans ediyor. 'Büyük' sanatçı Didem Madak'ın dediği gibi: "Kendimi elimde ekşi bir elma gibi atıp tutuyordum."

Benim büyüklüğüm ve sıradanlığım ve sıradanlığımın güzelliği buydu.

Tuba Engel: "İstikrarlı olarak problem yaratın"

Linda Nochlin’i o ünlü makalesini yazmaya iten soru “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?” tam da Nochlin’e bir erkek tarafından sorulduğu için, soru erkek egemen bakış açısının yargılarıyla aslında cevabını da içerdiğinden, bu soruyu kadınlar neden sanat tarihinde, müzik tarihinde yoklar diye düşünmeliyiz belki de ya da neden yok denecek kadar azlar? Kadınlar bilim ve politikada olduğu gibi, sanatta da erkeklerin mücadele etmek zorunda olmadığı bir çok şeyle mücadele etmek durumundalar. Eski çağlarda kadınların eğitim gibi erkeklerin doğuştan sahip olduğu hak ve ayrıcalıklara sahip olmaması bunun başlıca nedenlerinden biri olabilir. 20. ve 21. Yüzyıllarda ise kadınlar eğitim hakkını elde etmişse de sanat dünyasının patriyarkal ve heteronormatif setlerini aşmak çoğu zaman hiç kolay değil. Bireyin sanatla uğraşısı eğer orta ya da üst sınıf, beyaz ve heteroseksüel bir erkek değilse daha az ilgi ve takdire mazhar oluyor, burası su götürmez. Ancak hangi sınıf ya da kültürel kimliğe sahip olursa olsun heteroseksüel erkekler hiçbir zaman cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmazken, kadın ve LGBTİ+ sanatçılar cinsiyetleri ya da cinsel yönelimleri yüzünden çok daha fazla sorunla boğuşmak durumunda kalıyor. Kadınlar yüzyıllar boyu sadece erkek ressamların nü tablolarında kendine yer bulabildiler, hiçbir zaman sergilerde kadın ressamlar, erkek ressamlar kadar temsil edilmedi. Aynı şekilde müzikle uğraşan herhangi bir kadın, erkek egemen algıya hitap ettiği ölçüde değer görüyor. Müzik icra edenlere baktığınızda çoğu zaman erkekler enstrüman da çalarken, kadınlara vokal, back vokal olmak düşüyor. Kadınlar üretimleri ölçüsünde değil, arzu nesnesi haline geldikleri ölçüde öne çıkabiliyor. Klasik müzikte ve besteciler arasında her ne kadar durum daha eşit gibi görünse de, kadın sanatçılar üretimleri ile ilgili sürekli kendilerine dönük oklarla ve yer edinememekle mücadele etmek zorunda ve asla erkeklerle aynı desteği ve cesaretlendirmeyi bulamıyor. Kadın sanatçılar ya öldükten sonra takdir ediliyor ya da hiç gün yüzüne çıkamadan tarihe karışıyor. Sanat ve müzik dünyasındaki erkek dominasyonunu kırmak için kadınları güçlendirecek şeyler üretmek, kadın ve LGBTİ+ sanatçılarla daha fazla dayanışmak gerekli. Ortaçağda kadınlar kilise baskısına direnerek bir yeraltı kadın müzisyen kültürü oluşturmuşlardı, aynı şekilde bugün de iktidarın mizojinik politikalarına sanatla direnmeden, ataerkiye her fırsatta karşımıza almadan, kadın dayanışması olmadan ve erkekleri rahatsız etmeden bunu başarmak mümkün değil. Linda Nochlin bizlere tam da bunu söylüyordu: “Korkusuz olun, sesinizi yükseltin, birlikte çalışın ve istikrarlı olarak problem yaratın.”