İnsan Hakları / Eğitim

“Karaburun da direniştir!”

Pazartesi, 11 Eylül 2017

“Tarihsel saldırı altında olduğumuz söyleniyor, o halde buna karşı bir tarihsel direniş geliştirebilmeliyiz.”

12. Karaburun Bilim Kongresi “Tarihte Son Sözü Direnenler Söyler” başlıklı kapanış oturumu Melek Göregenli, Sevilay Çelenk, Cenk Yiğiter, Veli Saçılık ve İlker Küçükparlak’ın sunumuyla sona erdi.  Açılışında, ODTÜ yerleşkesine yapılan saldırıyı eleştiren ODTÜ öğrencilerinin hazırladığı bir bildiri okundu. Giriş konuşmasını Ertuğrul Mavioğlu yaptı.

Durmak, mukavemet etmek ve direnmek üzerine konuşan oturum başkanı Ertuğrul Mavioğlu anekdotlarla Türkiye direniş tarihine değindi. 1970’lerin sol mücadele geçmişine de bir selam gönderdiği sunumunda farklı zaman ve coğrafyalarda başlayan direnişleri dile getirdi. Açılış konuşmasını “Kızıldere son değil, savaş sürecek” sözüyle tamamladı.

Tanıklık etmenin önemi

İlker Küçükparlak, Türkiye özelinde, kavrayış gücünü artırabilmek niyetiyle, bir psikiyatrist olarak sosyal psikolojiye yoğunlaşma gereği hissettiğini, insanın nasıl olup da bu kadar canavarlaşabildiği sorusunun ve kötücüllüğün toplumsal bağlamının peşinde olduğunu belirterek konuşmasına başladı. Küçükparlak, “’Bu Suça Ortak Olmayacağız’ demek, bir tanıklıktır. Bu tanıklık hiddet üreterek bir bedel ödemeyle sonuçlanabiliyor. İtaat etme davranışı ile otorite figürünün prestiji arasında bir ilişki var”  sözleriyle sürdürdüğü konuşmasında, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi imzacılarının akademisyenler olması nedeniyle oldukça önemli olduğuna dikkat çekti.

“Koşulları şekillendirmezsek, koşullar bizi şekillendirir”

Oturumun konuşmacılarından, barış imzacısı olduğu için Ege Üniversitesi'ndeki görevinden KHK ile ihraç edilen Melek Göregenli, bir sosyal psikoloji akademisyeni olarak bu alana dair bir konuşma yapmayacağını söyleyerek başladı konuşmasına. Göregenli, “Ortaokuldan bu yana sosyalistim. Devrime inanırım. ‘Son söz’den emin değilim” diyerek Barış Bildirisi’ni imzalama gerekçelerinden bahsetti. Kürt meselesi ile ilişkilenmesini ’96-97’ yıllarına dayandıran Göregenli, “İzmir’de büyümüş, orta sınıf bir ailenin çocuğu, sosyalist gelenek içinde yetişmiş biriyim. Solcuların Kürt meselesine olan mesafesini erken fark ettim. Bunda Kürt öğrencilerimin payı oldu…” ifadelerini kullandı.

Göregenli konuşmasını şöyle sürdürdü: “Barış akademisyenleri denen şey, kim bunlar… 2 binden fazla insan. Hepsini tanımıyorum. Bu insanların çoğu eminim bir dolu başka bildirilere imza atmıştı zaten. Fakat ilk defa bu bildiriyle, Türk kökenli orta ve orta-üst sınıf insanlar, açıkça devleti Kürt meselesi bağlamında itham eden bir metne imza atmış oldular. Üniversitede sol-sosyalist bir gelenek yoktu aslında. Akademi biat etmez sözü bana komik geliyor. Akademi içinde sosyalist ve anarşist solcular, muhalifler vardı. Biz Barış akademisyenleri olarak bir siyasal özne değildik, ciddiye alınmıyorduk. Olduysak bu, Recep Tayyip Erdoğan’ın sayesinde oldu. Ne yaptığımızı deklare etmiş oldu. Bizi bir siyasal özne haline getirdi, dahası yurttaşlar olarak bir hak öznesi olmaya taşıdı. Kürt meselesiyle ilgili bir çıkışın nasıl bir bedel ödemek demek olduğu bizim üzerimizden gayet güzel gösterilmiş oldu. Bizi gayrimeşrulaştırarak, feci şekilde cezalandırarak zaten bir biat etmeme kültürü olmayan akademiyi daha da biat eder hale getirdi.”

Göregenli, akademiden atılanların profiline coğrafi açıdan bakılırsa, bunun sınıfsal bir şey olduğunun da görülebileceğini ifade etti. Göregenli, “Direnenler meselesine gelince… Dayanışma, direniş, isyan, devrim dörtlüsü… Bana göre biz, dayanışma kısmını kısmen gerçekleştirebildik, bir arada duruyoruz. Karamsar değilim, bu anlamda Karaburun umut verici” ifadelerini kullandı.

Göregenli, Kaos GL’nin cinsiyet, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet alanında çalışan akademisyenleri bir araya getirerek iki toplantı örgütlediğini ve bu toplantılarla Biz’leri böyle oluşturduklarını, kendi siyasal iradeleri ile birer siyasal özne olmak üzere adımlar atmaya başladıklarını belirtti. Dönüştürücü bilgiyi üreterek, devrim, isyan gibi geleceğe dair tahayyülü kurmayı sürdürerek, iktidarın yıprandığının farkında olarak ve itaat etmeyenlere odaklanarak umutsuz olmamak gerektiğini ifade eden Göregenli konuşmasını “Koşulları şekillendirmezsek, koşullar bizi şekillendirir” cümlesi ile sona erdirdi.

“Elimizden başka türlüsü gelmediği için direniriz”

Barış akademisyeni Sevilay Çelenk konuşmasına, “‘Korkuyu yenmek’ gibi bir başlık önermişti kongre ekibi, hoşuma gitmişti, kolay da gelmişti açıkçası. Sonra programa bakınca başlık değişmiş “Direniş nedir” olmuş. Korkuyu yenebilirsek direnenler son sözü söyler diyerek de bitirebilirim diye kendimi rahatlattım. İnsan korkmadığı için direnmez. Direniş ve korku ilişkisini yan yana getirmenin çok anlamlı da olduğunu düşünmüyorum. Peki ama kim direnir? Elimizden başka türlüsü gelmediği için direniriz.” Cümleleriyle başladı. Akademisyenlerin de bu gerekçe ile direnmeye başladığını, barış imzacısı akademisyenlerin korkusuz, aynı politik perspektifte insanlar olmadığını belirten Çelenk sözlerini şöyle sürdürdü: “Son söz yoktur. İlerlemeci tarih anlayışı hep son söz bekler. Devrimlerden, kazanımlardan geriye de gidilebilir. “Direnmek dediğimiz zaman bahsettiğimiz ne? Direnişin hikâyesi Günay Karakuş’un, Lisa Çalan’ın, Veli Saçılık’ın hikayesidir, Nuriye ve Semih’in hikayesidir. Günay ve Lisa birer mitinge gitmiş iki kadındı. Bir mitinge gittikleri için birer uzuvlarını kaybettiler. Günay bir ressam, bedenini resmediyor. Lisa’dan Günay’dan ilham alıyoruz.”

Çelenk, Münih’te Nazizme direnen altı üniversite öğrencisinin bir örgüt kurarak bu duruma karşı bildiriler yazıp-dağıttığını hatırlattı. “Beyaz gül diyorlar kendilerine. Gizlice posta kutularına koyuyorlar bu bildirileri. Toplamda bir yıl boyunca hepi topu altı bildiri yayınlamış olmalarına rağmen o kadar ilgi çekiyorlar ki. Postaneler, üniversiteler soruşturuluyor. Sofi çantasında kalan son bildiriyi attığı zaman okul tarafından ihbar ediliyor. Dört günlük yargılamanın ardından giyotinle idamlarına karar veriliyor ve saatler içinde idam ediliyorlar. Son sözü kim söyledi? Savcı mı? Rektör mü? Sofi söyledi. Sofi giyotine giderken arkadaşlarına ‘sonsuzlukta buluşacağız’ diyor, ekliyor, ‘Nasıl güzel bir gün, benim ölümüm eğer birkaç kişide bile farkındalık yarattıysa hiçbir şeyden pişman değilim’

Çelenk, “Barış akademisyenleri olarak iyi dayanıştık ancak o kadar iyi direnemedik. Hala yapmamız gereken şeyler var” sözleriyle konuşmasını sona erdirdi.

“Bizi yenebilirler ancak biz barıştan yana olan insanlara, emekçilere, akademisyenlere saldırırsan bir bedeli olacak!”

Barış akademisyeni Cenk Yiğiter konuşmasında Karaburun’a ilk kez geldiğini ama hep takip ettiğini, yoldaşlarının burada olmasını çok heyecan verici bulduğunu belirterek. Karaburun’un da direniş olduğunu ifade etti.  Yiğiter konuşmasını şöyle sürdürdü: “Tarihte ilk sözü direnenler söyler. Biraz biyolojizme kayabilirim. Direnmek insanın biyolojik evriminde de aranabilir. Direnmek bir bireyin içinde olduğu türün var olma mücadelesidir. Rasyonelleştirilebilecek bir yanı yoktur. Belgesellerdeki ceylanın öldürülebileceğini biliriz. Ama ceylana saldıran da bilir. Bana saldırırsan bir bedeli olacak. Türü adına ilk sözü söyleyendir o. Biz akademisyenler olarak da bunu söylemeliyiz. Evet bizi yenebilirler ancak biz barıştan yana insanlara, emekçilere, akademisyenlere saldırırsan bir bedeli olacak. “

Her zaman devrimci mücadelenin içinde olduğunu, gözaltına alındığını, terörle mücadelede kovuşturulduğunu, dayak yediğini, işkence gördüğünü ama Yüksel deneyiminin bunların hiçbirine benzemediğini ifade eden Yiğiter, “Yüksel’e Veli Saçılık ile gidişimiz, yeni bir şey kurabilmek içindi. Kahramanlık değil bu. Zorunlu olarak kahraman olduk. Veli abi bu kadar yorulmak, yıpranmak zorunda mıydı? Madem kongre teması “17’den 17’ye”, son söz olarak şunu söyleyeyim; Bütün iktidar Sovyetler’e” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

“Tarih bugünü fotoğrafladığında, DİSK ve KESK’in gözleri kapalı çıkacaktır”

KHK ile işinden ihraç edilen ve Ankara Yüksel Caddesi’ndeki ‘İşimizi geri istiyoruz’ eylemlerinde yer alan Veli Saçılık konuşmasına “Bugün 10 Eylül. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının kurduğu gerçek TKP’nin kuruluş yıldönümü” oldupunu hatırlatarak, 15’leri anarak başladı konuşmasına.

Saçılık konuşmasına şöyle devam etti: “Hakkımda birçok şey söylendi, bunları duymak benim için gerçekten zor. Kesinlikle çok cesaretli bir insan değilim. ‘Ne içerdekiler kahraman, ne dışardakiler korkak’ diyen Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi. Cezaevi deneyimi yaşadım. Onların istediği gibi biri olmamak, direnmek cesaretse evet biz cesaretliyiz.”

 Nuriye ve Semih demenin yasaklandığına dikkat çeken Saçılık, “Biz 316 gündür bu yasağa karşı çıkıyoruz. Devlet İnsan Hakları Anıtı’nı 108 gündür gözaltında tutuyor. Hemen yanında da bir karakol. İnsanlar bizlerin kahraman olduğunu söylüyor. Engin Karataş ‘devlet aranızdaki en cesaretli dışarıya çıksın dedi, ardından herkes iki adım geriye gidince ben önde kaldım’ demişti. Bunun gibi. Elbette bu direnişi uzunca bir süredir sürdürünce, devlette bir miktar yıldı. Polisler ve savcılar kendi aralarında konuşuyorlar, gözaltına alalım mı almayalım mı? Daha önce mi alsaydık gibi. Ancak biz konuşamıyoruz. Ben Nuriye ile konuşsaydım dünya meseleleri üzerine kesin kavga ederdim. Ama Nuriye’nin oturmaya başlaması ve ardından Semih’in eklenmesiyle ben de yanlarına oturdum. Ama Nuriye kahramandır, ilk ateşi o yakmıştır” ifadelerini kullandı.

Saçılık sözü akademisyenlere getirdi: “Bu yılın bildirisinde Edward Said’in taş atarken ki resmi var, ancak biz akademisyenlerden bunu görmedik. Neticede yüksek yüksek kariyerlerimiz olduğunda kendimizi sokağa yakıştıramıyor muyuz? Eğer öyleyse burada bir arıza vardır.

Korku ve korkaklık üzerine bir vurgu yapmak isterim. ‘Tarihsel saldırı” altında olduğumuz söyleniyor, o halde buna karşı bir ‘tarihsel direniş’ geliştirebilmeliyiz. Geliştiremiyorsak, tarih bunu da yazacaktır. Tarih bugünü fotoğrafladığında gözlerimiz kapalı çıkacaktır, DİSK ve KESK’in gözleri de kapalı çıkacaktır. Daha önce de söylemiştim ama bugün biraz daha sert söylüyorum.”