İnsan Hakları / Eğitim

Okul öncesi eğitim dönemi ve toplumsal cinsiyet

Cuma, 21 Temmuz 2017
Haber: Kaos GL

Eğitim ortamında toplumsal cinsiyete ilişkin kalıplaşmış roller öğretmen-öğrenci etkileşiminde, sınıf ortamında ya da öğretim materyallerinde kendini gösterebilir.  

İstanbul Kültür Üniversitesi Eğitim Fakültesi Okul Öncesi Eğitimi Anabilim Dalı’ndan Yrd. Doç. Dr. Sevcan Yağan Güder, Kaos GL dergisinin “Çocuk” temalı 154. sayısına yazdı:

Benden okul öncesi eğitim dönemi ve toplumsal cinsiyet ile ilgili bir yazı yazmam istendiğinde nasıl anlatsam, nereden başlasam diye düşünürken, son günlerde kendi hayatımda bu konunun yer aldığı durumları düşünmeye başladım. Bazen anlatmak ve anlamak için en iyi yol, teorilerin kendi hayatımızdaki yansımalarını düşünmek ile oluyor. Bakın son günlerde ben ve 4,5 yaşındaki oğlum ne gibi durumlarda karşılaştık?

Bundan birkaç hafta önce ben ve oğlum reçetemizde yazan ilaçları almak için bir eczaneye girdik. Ben reçeteyi uzatırken, oğlum da o an eczanelerde çocuklar için satılan bazı ürünleri inceliyordu. Az ilerisinde de kozmetik ürünlerin olduğu stantta görevli kadın bir personel vardı. Kadın ile oğlum konuşmaya başladılar. Konuyu takip edemesem de, birden oğlumun “Benim en sevdiğim renk pembe ve turuncu” dediğini duydum. O sırada eczaneye bizden önce gelmiş olan ve reçetelerini bekleyen, o ana kadar oğlum ile hiç iletişime girmemiş orta yaşlarda iki kadından biri, “Ama sen erkeksin. Erkekler pembeyi sevmez” dedi. Ben tam dönüp bir şeyler söyleyecekken oğlum “Hiç de öyle bir şey yok. Herkes istediği rengi sevebilir, değil mi anne?” dedi ve ben de “tabi ki, haklısın” dedim ve ilaçlarımızı alarak eczaneden çıktık…

Bu konuyla ilgili yaşadığım başka bir durumdan daha bahsetmek istiyorum. Geçen gece oğluma her zamanki gibi kitap okumak istedim. Her gece uyumadan önce kendisi iki kitap seçiyor ve ben bu kitapları ona okuyorum ve sonrasında kitapla ilgili sohbet ediyoruz.   Bugün seçtiği kitaplardan biri “Köpekler Bale Yapmaz” kitabıydı. (Konu, okul öncesi çocuklarına yönelik hazırlanan öykü kitaplarından açılmışken, piyasada cinsiyet kalıp yargılarını içeren binlerce kitap olduğunu söylemek doğru olur sanırım. Ancak son yıllarda özellikle çeviri kitaplar arasında bireysel farklılıklara önem veren, ön yargı ve ayrımcılık karşıtı mesajları olan kitaplar olduğunu görüyorum. Örneğin, “Köpekler Bale Yapmaz, Ama Bu Balığın Parmakları Var, Suyu Sevmeyen Krokodil” gibi). Kitabı açıp okumadan önce, oğlum o gün sınıfında kız arkadaşları ile arasında geçen bir diyaloğu şöyle aktardı: “Anne, Ayşe ve Fatma bana erkekler bale yapamaz” dedi. Ben de oğluma “Belki Ayşe ve Fatma erkeklerin de bale yapabildiğini bilmiyordur. Sen yarın onlara erkeklerin de bale yapabildiklerini, bale yapan erkeklere de balet dendiğini söyleyebilirsin. İstersen öğretmeninden bale yapan erkeklerin olduğu bir video açmasını rica edebilirsin” dedim ve kitabı okumaya başladık. Sınıfındaki kız arkadaşlarının böyle düşünmesinde ebeveyn tutumları, televizyon gibi faktörlerin yanı sıra, gittikleri okulda toplumsal cinsiyet duyarlılığına ve farkındalığına ilişkin planlı etkinlikler yapılmamasının ya da bilinçli ya da bilinçsizce çocukları teşvik ettikleri etkinliklerin rolü var mıdır? Örneğin, çocukların gittikleri kurumda kız çocukları branş dersi olarak bale, erkek çocukları ise jimnastik derslerine katılmaktalar. Dolayısı ile çocukların kurumlarda doğru uygulama ve model görmemeleri de çocukların algısını etkilemektedir.

Yukarıda bahsettiğim iki örnekten de anlaşılacağı üzere okulda, eczanede, çarşıda, pazarda, nefes aldığımız her yerde toplumsal cinsiyete ilişkin kalıp yargılar etrafımızı sarmış durumda. Toplumsal cinsiyet kalıp yargılarının oldukça katı olduğu toplumumuzda bu kalıp yargılardan tamamen arınmış bir çocuk yetiştirmek zor olmakla birlikte toplumsal cinsiyet eşitliğine inanan ve bu konuya duyarlı yaklaşan çocuklar yetiştirmemizin yine de imkânlar dâhilinde olduğunu düşünüyorum. Öyle ki toplumsal cinsiyet konularında çalışmış ve bu konuda öncü olmuş Amerikalı psikolog Sandra Bem ve eşi Darly Bem de 1970’li yıllarda aynı konuya dikkat çekmişlerdi. Çiftin iki çocukları olmuş ve kendileri çocuklarını toplumsal cinsiyet kalıp yargılarından arındırarak büyütmeye karar vermişlerdi. Kıyafet, dış görünüş, oyuncak seçimi gibi konularda cinsiyetsiz tercihler yapmalarına rağmen yine de çocuklarını bu kalıp yargılardan tamamen arındıramadıklarını ifade etmişlerdi.

Yaşamın ilk altı yılını kapsayan ve çocukların fiziksel, dil, bilişsel, sosyal ve öz bakım becerilerinin desteklendiği dönem olarak tanımlanabilen okul öncesi eğitim dönemi yaşam için önemli deneyimleri barındırır. Bu dönemdeki deneyimler, bireylerin ileriki yaşamlarında önemli izler bırakır. Dewey (1996)’e göre çocukluk dönemi, toplumsallaşmaya ve geleceğin toplumuna yön vermeye ilişkin değer ve becerilerin en verimli olarak öğrenildiği dönemdir (Akt: Gömleksiz ve diğ., 2008). Çocukluk deneyimleri pek çok kaynaktan beslenebilir. Bu kaynakların ilki ve en önemlisi aile olmakla birlikte ikinci önemi kaynak okul öncesi eğitim kurumlarıdır. Ülkemizde henüz okul öncesi eğitim zorunlu eğitim kapsamına alınmamış olmasına rağmen, okul öncesi eğitime katılım gün geçtikçe artmaktadır ancak istenilen düzeyde olmadığı da aşikârdır. 2015-2016 eğitim öğretim döneminde okul öncesi eğitimde okullaşma oranı 3-5 yaşta %33,26; 4-5 yaşta %42,96 ve 5-6 yaşta %55,48’dir (Eğitim-Sen, 2016). Okul öncesi eğitim kurumları 36-66 aylık çocukların devam ettikleri (anaokulları 36-66 ay; ana sınıfları 48- 66 ay olmak üzere) özel ya da resmî kurumlar olarak tanımlanabilir.

Daha önce bir okul öncesi eğitim kurumuna gittiyseniz çocukların belirli merkezlerde çoğu zaman kendi hemcinsleri ile oyunlar oynadıklarını gözlemlemiş olabilirsiniz. Okul öncesi eğitim kurumlarında sınıflar öğrenme merkezlerine ayrılmıştır. Öğrenme merkezleri, eğitim ortamının temelini oluşturmakla birlikte, adını aldığı öğrenme merkezi ile bağlantılı eğitim materyallerinin yer aldığı; dolap, pano, halı gibi materyallerle birbirinden ayrılan alanlardır. Okul öncesi eğitim sınıflarında genellikle dramatik oyun, blok, fen, matematik, müzik, sanat, kitap gibi öğrenme merkezleri bulunmaktadır. Kız çocuklarının genellikle dramatik oyun, müzik, kitap gibi merkezlerde hemcinsleri ile oynadıkları görülürken; erkek çocuklarının ise genellikle hemcinsleri ile fen, matematik, blok gibi merkezlerde oynadıkları görülür. Peki, çocukları toplumsal cinsiyet rollerine uygun bir biçimde bu merkezlerde oynamaya iten faktörler neler olabilir? Ya da bir başka ifade ile toplumsal cinsiyete ilişkin kalıplaşmış roller eğitim ortamında nasıl ortaya çıkmaktadır?

Eğitim ortamında toplumsal cinsiyete ilişkin kalıplaşmış roller öğretmen-öğrenci etkileşiminde, sınıf ortamında ya da öğretim materyallerinde kendini gösterebilir. Burada ilk sorulması gereken öğretmenin cinsiyet rollerine ilişkin kalıp yargıları ne düzeydedir ve bunu sınıf içerisine nasıl yansıtmaktadır sorusudur. Öğretmenlerin cinsiyet rollerine ilişkin kalıplaşmış rolleri farkında olarak ya da farkında olmaksızın sınıf içerisinde sürdürdükleri, öğretmenin cinsiyet rollerine ilişkin inanışları ve beklentilerinin çocukların davranışlarına etki ettiği (Todor, 2010), bazı öğretmenlerin kız ve erkek çocuklarına farklı davrandıkları araştırmalarda belirlenmiştir (Meece ve Daniels, 2008). Öğretmenlerin sınıf yönetiminde, problem davranışlarla bahşetmede, çocukların olumsuz davranışlarında verdikleri geri bildirimlerde çocukların cinsiyetlerine göre farklı beklentileri olduğu ve farklı davrandıkları söylenebilir. Öğretmenlerin tutum, davranış ve beklentilerinin çocukların cinsiyetlerine göre değiştiğini vurgulayan pek çok çalışma mevcuttur. Öğretmenler sınıf içerisinde kız çocuklarının sakin, ağırbaşlı, terbiyeli, itaatkâr olmalarını beklerken; erkek çocuklarının girişken, hareketli ve daha bağımsız olmalarını beklemekte ve çocukları bu yönde teşvik etmektedirler.

Örneğin, 2009 yılında Eskişehir’de bir anaokulunda öğretmenlik uygulaması yapan lisans öğrencimizi gözlemlemeye gitmiştim. Öğrenci henüz uygulamasına başlamadan önce, çocuklar kendi sınıf öğretmenleri ile bir etkinlik yapıyorlardı. Bu sırada, kız çocuklarından biri sandalyesinde ileri geri hareket ediyor, bazen kendini geri ittirerek sandalyenin ön ayaklarını da tehlikeli bir şekilde havaya kaldırıyordu. Öğretmen kız çocuğu fark eder etmez “Sen kızsın, düzgün otur” dedi. Oysa çocuk arka üstü düşebilir, kafasını çarpabilirdi ve bu durum hem bir kız çocuğunun hem de bir oğlan çocuğunun başına gelebilirdi. Dolayısı ile öğretmenin burada çocuğun cinsiyetine vurgu yapmak yerine, yaptığı davranış ve onun olası sonuçlarını açıklamaya odaklanması daha doğru bir davranış olacaktı. Burada öğretmenin kız çocuğuna vermek istediği örtük mesaj “Sen bir kız çocuğu olduğun için nazik, kibar, akıllı ve uslu olmalısın” mesajıdır. Öte yandan, oğlan çocukları için ise, “Siz erkek olduğunuz için sizin bu tarz davranışlar yapmanızı daha makul görebilirim” mesajıdır. Yine öğretmenin kız ve erkek çocuklarına eşit söz hakkı verip vermediği, hangi etkinliklerde çocuklara ne tür planlamalar yaptığı da önemli sorular olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sınıf içerisinde çocukların oyun ve oyuncak tercihlerinde ve yine öğrenme merkezi tercihlerinde öğretmenin cinsiyet rollerine bakış açısı etkili olabilmektedir. Öğretmen sınıfına oyuncak seçerken, eğer cinsiyetli oyuncaklar seçiyorsa -ki pek çok okul öncesi eğitim kurumunda durum maalesef böyle- çocuklar için geriye pek fazla seçim şansı kalmıyor demektir. Literatürde pek çok çalışma çocukların hemcinsleri ile ve toplumsal cinsiyetlerine uygun oyuncaklar ile oynamayı tercih ettiklerini belirtir (Örneğin, Çelebi Öncü ve Ünlüer, 2012; Taş ve Yağan Güder, 2012; Weisgram, Dinella ve Fulcher, 2014; Yağan Güder, 2014; Yağan Güder ve Alabay, 2016; Yıldız ve Kayılı, 2014). Ancak Yağan Güder ve Alabay (2016) 3-6 yaş arasındaki çocukların oyuncak tercihlerini toplumsal cinsiyet bağlamında inceledikleri çalışmalarında, çocukların yaşları arttıkça oyuncaklara ilişkin seçici davrandıklarını ve oynadıkları oyuncak sayısının ve çeşitliliğin azaldığını belirlemişlerdir. Öte yandan çocukların yaşı arttıkça oyuncağı seçmeme nedeni olan cinsiyetçi seçim temalarına uygun cevapların yüzdesinin de arttığı tespit edilmiştir. Bu bulgu sonucunda, çocukların yaşları ilerledikçe oyuncakları cinsiyetçi nedenlerden dolayı seçmedikleri; çocuğun yaşı büyüdükçe oyuncaklara ilişkin daha kalıp yargısal tercihlerde bulundukları, bu tutumun küçük yaşlarda pek görülmediği belirlenmiştir. Üstelik çalışmadan elde edilen bu bulgu kendinden önce yapılan bazı çalışma bulguları ile örtüşmektedir.  Özdemir (2006); Özen (1992); Cowan ve Hoffman (1986)’ın, yaşla birlikte cinsiyet kalıp yargılarının artmakta olduğu bulgusu ile Çelebi Öncü ve Ünlüer (2012)’in 5-6 yaşlarındaki çocuklara kıyasla 4 yaşındaki çocukların oyuncaklara ilişkin daha az cinsiyetçi oldukları bulgusu ile benzerdir. Çocukların tercihlerinin yaşla birlikte katılaşmasında, okul öncesi eğitim kurumlarına başlama ve bu kurumlarda doğru yönlendirmeler alamamaları, kendi toplumsal cinsiyetlerine uygun oyuncaklara yönlendirilmeleri, cinsiyetsiz oyuncak örneklerinin olmayışı, kurumlarda cinsiyetlere özgü oyuncakların bulunması gibi faktörler etkili olabilir.

Örneğin, pek çok sınıfta dramatik oyun merkezinde mutfak malzemeleri, pişirme setleri olur. Bu pişirme setlerinin rengi ise bu oyuncaklar kız oyuncağı olarak addedildiği için genellikle pembe, mor gibi renklerden oluşur. Bir erkek çocuk eğer renk ve cinsiyet arasındaki bağa maruz kalmışsa, maalesef bu oyuncak ile oynamayacaktır. Alan yazında oyuncağın renginin çocukların oyuncak tercihlerini etkilediği ile ilgili çalışmalar mevcuttur (Yağan Güder ve Alabay, 2016; Yağan Güder, 2014; Weisgram, Fulcher ve Dinella, 2014). Oysa sınıfına metal renkli pişirme seti almayı tercih eden bir öğretmen erkek çocuklarının da bu oyuncaklar ile oynamasını teşvik edebilir ya da erkek çocukları ile bir oyun planlayarak çocuklarla birlikte ilgili materyalleri kullanarak bir oyun geliştirmelerini sağlayabilir. Aynı durum, cinsiyet kalıp yargılarından dolayı bloklar ya da oyuncak arabalar ile oynama deneyimi yaşamamış kız çocukları için de planlanabilir. Öğretmenin bu noktada çocukların oyunlarına katılmaları ve doğru yönlendirme yapmaları oldukça önemlidir. 2013 yılında “Okul öncesi dönem çocuklarının toplumsal cinsiyet algıları” başlıklı doktora tez çalışmamın verilerini toplarken şahit olduğum bir olay, öğretmenin çocukların cinsiyet kalıp yargılarını nasıl ve ne derece etkileyebileceğini ortaya koymada daha net bir örnek oluşturacak sanırım.

İki kız ve iki erkek çocuk birlikte evcilik oynuyorlardı. Kızlardan biri anne, diğeri abla, erkeklerden biri baba ve diğeri ise bebek rollerini almışlardı. Anne olan çocuk, oyundaki kızına dönerek, “Ben pazara gidiyorum kızım. Kardeşin ağlarsa ona bakarsın”, dedi. Anne, çıkıp pazara gitti. Birkaç saniye sonra bebek rolündeki çocuk ağladı ve abla rolündeki çocuk kardeşinin yanına gitti ve bebeğin poposunu kokladı. Babasına dönerek, “Babacım kardeşim kaka yaptı” dedi. Baba “Babalar bebeğin altını temizlemez ki” dedi. Bu diyaloğa şahit olan öğretmen hemen çocukların yanlarına gidip, “Ben de sizinle oynayabilir miyim?, Ben babaanne olayım, olur mu?” dedi. Babaanne olarak oyuna giren öğretmen, babayı çağırarak, “Sen bebeğin babası olduğun için altını sen de temizleyebilirsin. Sana öğretmemi ister misin?” dedi ve babaya nasıl alt temizlemesi gerektiği öğretti ve yemek yemek için biraz öteye gidip oturdular. Birkaç saniye sonra bebek tekrar ağladı ve baba koşarak, ben baba olduğum için gidip bebeğe bakayım dedi ve oyun devam etti…

Öğretmenin doğru yönlendirmesi ve model olması çocukların kalıp yargılarını azaltmada, yeni bir bakış açısı edinmelerinde oldukça önemli. Gelişimsel olarak özellikle okul öncesi dönem çocuklarının yönlendirmeye açık oldukları bilinmektedir. Bununla birlikte ön yargı ve ayrımcılıkta çocukların en katı oldukları dönem yine 5 ya da 6 yaş dönemidir. Ön yargı ve ayrımcılığa ilişkin kalıp yargılar bir kere oluşunca, sonrasında kalıp yargıları kırmak daha da zor olmaktadır. Bu nedenle çocuklar 5 ya da 6 yaşını bitirmeden, okul öncesi eğitim kurumları ve öğretmenler çocuğa doğru model olma ve yönlendirme ile kalıp yargıları en aza indirebilirler.

Üzerinde durulması gereken bir diğer konu da karşı cinsiyete özgü oyuncaklarla oynamayı tercih eden çocukların durumu ve maruz kaldıkları ayrımcılıktır. Bu ayrımcılık hem ailede hem de okul ortamında kendisini gösterebilir. Örneğin kız çocuklarının oyuncak arabalarla oynaması daha olumlu karşılanırken, bir erkek çocuğunun oyuncak bebek ile oynaması daha olumsuz karşılanmaktadır (Yağan Güder, 2014). Yağan Güder ve Alabay (2016), Çiftçi (2008) ve Raag ve Rackliff (1998), tarafından yapılan çalışmalarda, erkek çocuklarının oyuncaklara ilişkin daha kalıpyargısal ve cinsiyetçi yanıtlar verdikleri belirlenmiştir. Bu çalışmalardan elde edilen erkeklerin oyuncak tercihlerinin daha kalıp yargısal olduğu bulgusu, ailelerin ve toplumun özellikle erkek çocuklarının cinsiyetlerarası davranışlarına karşı daha tahammülsüz olması ile bağlantılı olabilir. Raag ve Rackliff (1998)’in çalışmalarında da erkek çocuklarının büyük çoğunluğu “karşı cinsiyete özgü oyuncaklar ile oynamanın” babaları tarafından olumsuz karşılanacağını belirtmişlerdir. Öte yandan başka bir çalışmada babaların erkek çocuklarının cinsiyet rollerine uyması konusunda daha ısrarcı bir tutum sergiledikleri ve erkek çocuklarının “cinsiyetlerarası davranışlarına” karşı daha tahammülsüz oldukları belirlenmiştir (Sandnabba ve Ahleberg, 1999; Wood, Desmarais ve Gugula, 2002). Özellikle babaların erkek çocuklarının “karşı cinsiyete özgü” oyuncaklarla oynamalarını tercih etmedikleri belirtilmiştir (Fagot ve Hagan, 1991). Tüm bu çalışmalar bize erkek çocuklarının cinsiyetlerarası davranışlarına karşı daha tahammülsüz olunduğunu göstermektedir. Bunun nedeni ise, erkek olmanın daha önemsenmesi yani ‘erkekliğin’ yüceltilmesidir. Aynı şekilde okul ortamında da karşı cinsiyete özgü oyuncaklar ile oynayan çocuklar akranları tarafından da kabul görmemekte ve akranları tarafından tercih edilmeme kaygısı ile çocuk aslında oynamak istediği oyuncak ile oynamaktan da vazgeçmektedir. Geçen yıl, lisans düzeyinde yürüttüğüm “Erken Çocukluk Döneminde Toplumsal Cinsiyet” isimli derste bir öğrencim, staj uygulaması için gittiği anaokulunda karşılaştığı bir olayı şu şekilde aktardı:

“Sınıfımızda çok fazla kız çocuk vardı ve erkek çocuklardan biri sürekli kızlarla ve oyuncak bebeklerle oynuyordu. Öğretmen ve aile bu durumdan çok rahatsızdı. Çünkü aile ve öğretmen çocuğun çok fazla kızlarla ve oyuncak bebeklerle oynarsa cinsel tercihinin (öğrenci tercih ifadesini kullandığı için burada tercih olarak aktarıyorum) değişeceğinden korktukları için çocuğu o sınıftan alıp erkeklerin sayıca fazla olduğu bir sınıfa gitmesini sağladılar” dedi. Ailenin bu şekilde düşünmesi kısmen kabul edilebilir olsa da, eğitim fakültesinde dört yıllık eğitim almış bir öğretmenin bu şekilde düşünmesi gerçekten kabul edilemez gibi duruyor. Burada sorulması gereken iki soru karşımıza çıkıyor: Birincisi, bir çocuğun karşı cinse özgü oyuncaklar ile oynaması onun cinsel yönelimi ile bağlantılı olabilir mi ve ikincisi eğer bağlantılı ise çocuğun bu oyuncaklar ve arkadaşları ile oynaması engellenerek çocuğun yönelimi değiştirilebilir mi? İlk soru ile başlayalım: Çocuklar dünyaya bitmek tükenmek bilmeyen bir merak duygusu ile gelirler. Dolayısı ile karşı cinsiyete özgü oyuncaklar ile oynayan çocuklar sadece merak ettikleri için o oyuncağı tercih etmiş olabilirler. Çünkü çocuk doğduğu andan itibaren kendisine hep aynı tür oyuncaklar alınmış ve kendi toplumsal cinsiyetiyle bağlantılı oyuncaklarla oynaması için teşvik edilmiş olabilir. Ancak okul ortamında her iki cinsiyete özgü oyuncak ile karşılaşınca bunu deneyimlemek istemiş olabilir. Evinde her iki cinsiyete özgü oyuncaklar ile karşılaşan çocuklar -ki bu çocukların genellikle karşıt cinsiyetten kardeşleri olduğu için her iki cinsiyete özgü oyuncaklara da sahipler- oyuncak tercihi konusunda daha esnektirler (Yağan Güder, 2014; Yağan Güder ve Güler Yıldız, 2016). İkincisi, karşı cinsiyete özgü oyuncak ile oynamak çocuğun hoşuna gidiyor ve ilgisini çekiyor olabilir. O oyuncak ile oynayan arkadaşları ile iyi anlaştığından onlarla oynamayı sürdürmek istediği için oyuncağı tercih edebilir. Üçüncüsü de, gerçekten çocuğun cinsel yönelimi karşı cinse ilişkin olabilir. Yetişkinlikte kendini homoseksüel ve heteroseksüel olarak tanımlayan bireyler ile yapılan bir çalışmada, bu kişilerin çocukluklarında kendi cinsiyetine özgü oyuncaklarla mı oynadıkları yoksa karşı cinsiyete ilişkin oyuncaklar ile mi oynamayı tercih ettikleri sorulmuştur. Ortalama olarak kendini şu an heteroseksüel olarak tanımlayanların %40’ı, kendini homoseksüel olarak tanımlayanların ise %60’ı çocukken karşı cinsiyete özgü oyuncaklar ile oynadıklarını belirtmişlerdir. Birbirlerine oldukça yakın olan bu yüzdelere bakarak, oyuncaklara ilişkin tercihin tek başına cinsel yönelimin yordayıcısı olmayacağını söyleyebiliriz. Gelelim ikinci sorunun yanıtına. Çocuğun karşı cinsiyete özgü oyuncaklar ve arkadaşları ile oynaması engellenerek çocuğun yönelimi değiştirilebilir mi? Artık, günümüzde pek çok insan cinsel tercih yerine cinsel yönelim ifadesini kullanmaktadır. Bunun sebebi ise, bu durumun bir tercih değil, bir yönelim olduğunun kabul edilmesidir. Yani kişi kendisi istediği için heteroseksüel, homoseksüel ya da biseksüel olmaz. Dolayısı ile gerçekten heteroseksüel olmayan bir çocuğu istediğiniz kadar kendi biyolojik cinsiyetinden olan arkadaşları ile oynamaya, kendi cinsiyetine uygun oyuncaklar ile oynamaya teşvik edin, istediğiniz o başarıyı (!) elde edemezsiniz. (Bu konuyla ilgili gerçek bir yaşam öyküsü okumak isteyenler David Reimer’in yaşam öyküsünü araştırabilirler) Bu durum çocuk açısından psikolojik olarak büyük bir yıkıma neden olmakla birlikte ideal olan çocuğun biyolojik cinsiyeti ile psikolojik cinsiyetinin örtüşmesini sağlamada ona destek ve yardımcı olmaktır.

Öğretmenin yukarıda bahsedilen durumlara ilişkin düzenlemeler yapması, kendi kalıp yargılarını gözden geçirmesi için öğretmen eğitim programlarına büyük iş düşmektedir. Ancak, Türkiye’deki öğretmen yetiştiren kurumların eğitim programlarına bakıldığında, birkaç üniversitede seçmeli ders dışında, neredeyse hiçbir üniversitede toplumsal cinsiyete dair ders olmadığı görülecektir. Dolayısı ile kendi kalıp yargılarının farkında olmayan bir öğretmen, sınıf ortamını ve çocukları toplumsal cinsiyet duyarlılığına ve eşitliğine hazırlayabilir mi? (Bu konuda kendini sorgulamak isteyen öğretmenler Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Duyarlılığının Geliştirilmesi Projesi kapsamında oluşturulan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları kılavuzunu inceleyebilirler).

Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu 2015 Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Raporu’nda 145 ülke arasında toplumsal cinsiyet eşitliğinde 130. sırada yer almaktadır. 2014’te 142 ülke arasında 125. sırada yer almaktaydı. Ülkemiz toplumsal cinsiyet eşitliğinde her yıl biraz daha geriye düşerken, birçok kurumun toplumsal cinsiyet eşitliğine dair politikalar üretmesi gerçeği önümüzde durmaktadır. Öğretmen yetiştiren eğitim fakültelerinin programlarında toplumsal cinsiyet derslerine yer verilmesi bu konu için çözüm önerilerinden birisi olabilir. Üretilen politikaların etkili bir şekilde uygulanması için de bizlere önemli görevler düşmektedir. Ülkemizdeki bu aciliyetin fark edilmesi ve daha eşit bir dünyada yaşamak umuduyla…