İnsan Hakları / Aile

Antisosyal bir kurum olarak aile

Pazartesi, 17 Temmuz 2017
Haber: Kaos GL

Antisosyal Bir Kurum Olarak Aile: Toplumsal Sınıf ve Cinsiyet Rollerinin Yeni Nesillere Aktarımı

Çocukluk ve aile kavramları, ancak toplumsal sınıf ve cinsiyet rollerini de içeren bir bakış açısıyla doğru şekilde irdelenebilir.

                Foto: Kaos GL Dergisine yollanan farklı yaşlardaki ilkokul öğrencilerinin eserlerinden...

Emre Yeşilbaş, Kaos GL dergisinin “Çocuk” temalı 154. sayısına yazdı.

Michele Barret ve Mary McIntosh'un kaleme aldığı 1982 tarihli Antisosyal Aile (The Anti-social Family) adlı çalışma aileyi tarihsel bir kavram ve kurum olarak ele almaktadır(1). Bu çalışmanın temelinde yatan argüman, aile kurumunun aslında antisosyal, yani bireyci ve bencil bir yapıya sahip olduğudur. Günümüzde yaygın olan heteronormatif çekirdek aile kavramı, toplumun diğer bireylerini ailenin dışına iterek korumacı ve dışlayıcı bir karakter ortaya koyar. Bu bağlamda toplumsal sınıf ve cinsiyet rolleri, antisosyal bir kurum olan ailenin sürekli yeniden yaratılmasına ve yeni nesillere aktarılmasına olanak sağlayan kavramlardır. Barret ve McIntosh’un çalışması çoğunlukla Birleşik Krallık’a ve yayınlandığı tarihteki verilere dayanıyor olsa da, aile kavramını sosyal ve tarihsel bağlamda anlamamıza yardımcı oluyor. Bu açıdan Türkiye özelinde aile ve çocuk kavramlarının anlaşılmasına da yol gösterici olabilir. Ayrıca bu kitap benzer bir çalışmanın Türkiye için de ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyması açısında önemli.

Barret ve McIntosh’a göre toplumsal sınıfların muhafaza edilmesi büyük oranda çocuk yetiştirme ile gerçekleşmektedir. Her ne kadar tarih boyunca bazı toplumsal sınıflar ve gruplar geleceklerini çocuk yetiştirmenin dışında farklı yollarla gerçekleştirmiş olsalar da, yaygın olan aile kurumu genelde kendi yaşam değerlerini ve konumunu çocuklarına aktarma konusunda temel bir göreve sahiptir. Tabi ki toplumsal sınıf her zaman için sabit olan bir kavram değil. Ancak yeni nesillerin farklı toplumsal sınıflara geçiş yapması baskın değil aksine istisnai bir durum. Bu bağlamda Barret ve McIntosh’un kullandığı Birleşik Krallık odaklı birkaç istatistiksel veriye bakmak faydalı olacaktır. Örneğin 1980 yılında Birleşik Krallık’ta yapılan bir araştırmada, 1938 ve 1947 yılları arasında doğmuş erkek çocuklarının babalarının toplumsal sınıfını meslek seçimi yoluyla nasıl muhafaza ettikleri ortaya konmuştur. Babası yönetici, idareci ya da yüksek dereceli mesleklere sahip olan erkek çocuklarının %62’sinin aynı konumda mesleklere sahip olması bir tesadüf olarak açıklanamaz. Bu gruptan sadece %13 oranında erkek çocuğu hayatlarına işçi olarak devam etmiştir. Diğer taraftan babası işçi olarak çalışan erkek çocuklarının %58’i yine aynı seviyede mesleklere sahiptirler. Bu grubun sadece %18’i profesyonel ve yüksek dereceli mesleklere geçiş yapabilmiştirler(2).

Diğer açıdan kız çocuklarının toplumsal sınıf rolleri erkek çocuklarına göre daha karmaşık sonuçlar ortaya koyar. Erkeklerden farklı olarak, kız çocuklarına gelince babanın mesleki konumunu kız çocuğuna aktarması daha zor görünmekte. Aynı zamanda kız çocuklarının annelerinin mesleklerini ne açıdan takip ettikleri hakkında herhangi bir kaynak bulunmamakta. Barret ve McIntosh’un kullandığı diğer bir veriye göre, kadınlar genelde evlilik yoluyla üst ya da alt sınıfa geçiş yapmaktadır. Örneğin profesyonel ve yüksek dereceli mesleklere sahip olan babaların kız çocukları genelde erkek kardeşlerinden daha alt seviyedeki bir toplumsal sınıfa mensup erkeklerle evlenmeye yatkındır. Alt sınıftan kız çocukları ise evlilik yoluyla erkek kardeşlerine göre daha kolay bir üst sınıfa geçiş yapmaktadır(3).

Yukarıda özetini verdiğim bilgiler Barret ve McIntosh’un kullandığı kapsamlı istatistiksel verilerden sadece birkaçını oluşturmakta. Birleşik Krallık özelinde daha fazla bilgi için bahsi geçen kitaba göz atmakta fayda var. Bu verilerin bu yazı için asıl önemi, aile ve toplumsal sınıf kavramlarının aslında ne kadar iç içe olduğunu göstermesi. Yani aile, çoğunlukla toplumsal sınıfın yeniden üretimi ve yaşatılması için gerekli temel kurumlardan biri olarak görülmelidir. Cinsiyet rollerinin de aynı bağlamda görülmesi, çocuk ve aile ilişkisinin aslında nasıl belirli toplumsal şartların korunması için kullanıldığını ortaya koymakta. Bu bağlamda LGBTİ+ hareketi içerisinde aile ve çocuk odaklı, heteronormatif yaşam şartlarını öne çıkaran bakış açılarının eleştirilmesi anlam kazanmakta.

Bu eleştirilerin de doğal bir sonucu olarak Barret ve McIntosh aile kurumunun antisosyal ve bencil bir kurum olduğunu ve karşı çıkılması gereken bir yapıya sahip olduğunu belirtirler. Bu amaçla temelde iki öneriyle kitabı sonlandırıyorlar: (1) Var olan ve tercih edilen heteronormatif aile şekillerine alternatiflerin mümkün ve arzulanabilir olmasını sağlamak amacıyla tercih edilebilir seçeneklerin çoğaltılmasını desteklemek ve (2) günümüz itibariyle ailenin özeline sıkıştırılan ve aileye özel varsayılan gelir idamesi, yemek yapma, temizlik ve ev işleri, çocukların, yaşlıların ya da hasta ve engelli bireylerin bakımı gibi konuların bireycilikten uzak ve daha kolektivist şekilde çözümlenmesi için çabalamak. Bu önerilerin pratikte alacağı şekilleri tek tek burada belirtmek mümkün olmadığı için, genel bir değerlendirme ile bu yazıyı sonuca bağlamak gerekiyor.

Barret ve McIntosh’un önerileri aslında çok temel bir olguyu anlamamıza yardımcı oluyor. Var olan aile kavramının bu kadar yaygın ve kabul görmüş olmasının sebebi, bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak toplumsal kurumların olmamasına bağlanmalı. Kolektivist ya da toplumsal çözümler sunulmadığı için, birey ihtiyaçlarını aile kurumuyla giderme yolunu seçmekte. Bu yüzden aile kurumunu tercih eden bireylerin ihtiyaçları doğrultusunda bu tercihe karar verdiklerini belirlemek önemli. Aynı zamanda aile kurumunun çocukları nasıl etkilediği de dikkate alınmalı. Çocuk antisosyal ve bireyci bir kurum olan ailenin içinde aslında çok fazla alternatife sahip olmadan toplumsal sınıf ve cinsiyet rollerini yeniden yaratacak birey haline geliyor. Bu döngünün kırılması için şüphesiz önce bu döngüye sebep olan toplumsal yapının eleştirilmesi gerekiyor. O yüzden çocukluk ve aile kavramları, ancak toplumsal sınıf ve cinsiyet rollerini de içeren bir bakış açısıyla doğru şekilde irdelenebilir.

Sonuç olarak Barret ve McIntosh’un bize sunduğu çözüm önerileri, aile kavramını reddetmek değil, ailenin sunduğu avantajları aile dışında ya da farklı aile formlarında ve kolektif şekilde gerçekleştirme çabası olarak görülmeli. Bu yüzden Türkiye özelinde de toplumsal sınıf ve cinsiyet rollerinin aile ekseninde nasıl yeniden yaratıldığı ve korunduğunu irdeleyen geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç var. Çünkü ancak bu tarihsel ve toplumsal bakış açısı sayesinde çocuk ve aile gibi kavramları anlayıp, sosyal adaletin güçlendirildiği günleri görmemiz mümkün olabilir.

 

1. Barrett, Michele, ve Mary McIntosh. The Anti-social Family. London: Verso, 2015.

2. John H. Goldthorpe, Social Mobility and Class Structure in Modern Britain, Oxford 1980.

3. Anthony Heath, Social Mobility, London: 1981.