Gökkuşağı Forumu

Nasır Ali Bey’in ölümü ve Nuriye Gülmen

9 Mayıs 2017

Nasır Ali Bey’in kırılan tarı için bir şey yapamayız ama Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için yapabileceğimiz bir şeyler hâlâ var…

İranlı çizgi romancı Marjane Satrapi en ünlü eseri “Persepolis” ile kendi hikâyesinden yola çıkarak, İran’ın ve dolaylı olarak Avrupa’nın toplumsal cinsiyet rejimine dair mizahi bir eleştiri sunmuştu. Türkçeye çevrilen bir diğer çizgi romanı “Dikiş Nakış”ta da bu tarzını sürdürerek, ailesinden bir grup kadının semaverin başındaki dedikodulu sohbetine odaklanmış ve kadın hikâyelerine mesafeli duran çizgi roman anlayışını bu semaverin başına oturtmuştu.

Marjane Satrapi’nin Türkçeye Candan Yasan’ın kazandırdığı “Azrail’i Beklerken” eseri ise yine ailesinden bir karakteri okuyucularla tanıştırıyor. Satrapi’nin bu eserinde ölümü beklemeyi anlatıyor belki de hikayenin kendisini bize bir metafor olarak sunuyor.

Parmakları prize sokmak

Tar sanatçısı Nasır Ali Bey ölümden korkmuyor çünkü tarı kırılmış. Karısıyla tutuştukları bir kavganın sonucu olarak, Nasır Ali Bey kırık tarı, karısının öfkesi ve çocuklarının yaramazlıklarıyla derin bir çöküntüye giriyor. Aslında tarın kırılması dâhil tüm bu yaşadıkları onu ölüme yaklaştıran bahaneler. Yeni bir tar işe satın almak sorunu çözebilecekken, Nasır Ali Bey, tarının ona verdiği heyecanı, yaşama sevincini ve belki müziğini yitirmiş, nedeni kitabı okuyacaklara sürpriz olsun.

15 Kasım 1958 günü Nasır Ali Bey, bileklerini kesmek, iple asmak, kendini vurmak, binadan atlamak ve parmaklarını prize sokmayı dahi düşünür. Hepsinden vazgeçer ve Azrail’i beklemeye karar verir. Nasıl olacaktır bu? Satrapi, hikâyeyi Nasır Ali Bey’i her gün gelip ziyaret eden akraba ve dostlarıyla konuştukları ve düşündükleriyle kuruyor. Çizgi roman başkişisinin ölüme her gün biraz daha yaklaştığını, karanlık çizgileriyle gün gün anlatırken okuyucu kitabın başında sonucu bilmesine rağmen Nasır Ali Bey’in ölümden caydırılabileceği umuduyla yanıp tutuşabilir.

Azrail'i bekleyen Nasır Ali Bey, çevresindekilerin ilgisizliği ile de başka bir üzüntüye kapılır. Heyecanını yitirmiş ve ölümü göze almış birisidir fakat herkes kendi hayatını sürdürmektedir. Yemeden, içmeden ve yatağından kalkmadan sekiz gün içinde Azrail randevusuna gelir ve Nasır Ali Bey’i gideceği yere götürür.

Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü

Ölümü beklemek ve ölümü kabullenmek ya da kendini öldürmek “sağlıklı” varsayılan insanlardan beklenmez. İntihar etmenin dinlerce günah sayılması ve psikologlar tarafından intiharın ruh sağlığı sorunu olarak kabul edilmesi çevresel faktörler görmezden gelindiğinde kabul edilebilir. Kişinin heyecanını yitirmesi, “bu kadar bana yeter” demesi, vazgeçmesi her zaman hastalık olarak ele alınmalı mıdır?

Ölümün kutsandığı sağ ve “sol” ideolojilerin gölgesinde yaşama sevincinin ısıtan güneşinden epeyce mahrum kaldığımız için altını çizmem gerekir, ölüme kutsallık ya da yaşamaktan öte bir değer atfettiğim düşünülmesin. “Çok acı var” diye yaşamaktan vazgeçen Dicle Koğacıoğlu’nu sık sık hatırımıza getiren “acılar” coğrafyasında yaşadığımız ve bir türlü daha iyi yaşamayı olanaklı kılamadığımız için vazgeçmek bir seçenek sayılamaz mı?

Nuriye Gülmen’in “tarı”

Her kitap başka soruları uyandırır. “Azrail’i Beklemek” anlatısı ve çizgi-lekeleriyle, KHK ile ihraç edildiği işine geri dönmek için 61 gündür açlık grevinde olan Nuriye Gülmen’in rahatsızlanması ile bir daha ölümü düşündürüyor.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça Nasır Ali Bey’in kırılmış tarı gibi yaşama heyecanlarını yok eden ihraçların ardından girdikleri açlık grevinde oldukça riskli bir döneme girdiler. Açlık grevlerini politik olarak doğru ya da yanlış bulabiliriz ancak Gülmen ve Özakça’nın bu kararı almalarına sebep olan iradi duruşlarının hakkını vermeliyiz. Yaşamanın zor olduğu bir ülkede yaşamak ve yaşatmak için mücadele edenler en hızlı yorulanlar oluyor, hayatta kalmanın tek yolu dayanışma, bir arada mücadele… Nasır Ali Bey’in kırılan tarı için bir şey yapamayız artık ama Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için yapabileceğimiz bir şeyler hâlâ var…

Azrail’i beklemek bir seçenek fakat güzel günleri ummak, bunun için uğraşmak da hâlâ öyle…