Kültür Sanat

“Sevişemediğim Gelenek Benim Değildir” ekibi acaba bizi biraz yese mi?

Cuma, 28 Nisan 2017

Similyaya dönüşen laleler, her türlü “tuhaflığı” barındıran seksten daha zevkli çizgilerle eril sanatı törpüleyecek bir sergi; “Sevişemediğim Gelenek Benim Değildir” bugün sizi bekliyor!

Similyaya dönüşen laleler, her türlü “tuhaflığı” barındıran seksten daha zevkli çizgilerle eril sanatı törpüleyecek bir sergi; “Sevişemediğim Gelenek Benim Değildir”in sanatçıları ve galeri ekibiyle, sanırım dünyanın keyifli söyleşisini yaptık, bilemiyorum…

Acaba bizi biraz yeseler mi?

“Sevişemediğim Gelenek Benim Değildir” duo sergisi bugün İstanbul Galeri Oj’da saat 19.30’da açılıyor. Kaçırmayın derim, zaten söyleşiyi okuyunca kendinizi Oj’da bulacaksınız.

Ayrıca serginin etkinlik sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

İşlerimiz birbiriyle konuşuyor

Bu sergi için sizleri harekete geçiren ne oldu; laleler nasıl similyaya dönüştü; seks üzerine üretmek nasıl seksten daha zevkli hale geldi?

Tanıştık, birbirimizi sevdik, birlikte bir şey yapmaya karar verdik, şimdi buradayız.

Özlem: Erotik-pornografik resimler yapmaya, 2009’da İstanbul’a taşınmamla başladım. Her zaman kafamda dönüp duran cinsellikle ilgili mevzular, insanlarla etkileşimli işler üretmeme yol açtı. İlk yaptığım seri Chatroulette. Chatroulette basit bi chat sitesiyken birkaç ay içinde genelde erkeklerin otuzbir çektiği bi mecraya döndü. Bende onları çaktırmadan çizip kendilerini gösteriyordum ve şok geçiriyorlardı. Karşılıklı bir arzu nesnesi durumu söz konusuydu. Cinsellikle ilgili şeyleri (gönüllülük esasıyla) insanların en özel alanlarına/anlarına dâhil olarak tanık olmak, kaydetmek, anlamaya çalışmak işlerimdeki temel motivasyonlarımdan.

Nazım: İstanbul’da atölyem yoktu, oturma odasında can sıkıntısından youtubedan ebru yapmayı öğrendim.  Tekniği kaptıktan sonra yavaş yavaş laleler similyaya dönüştü. Seks üzerine üretmenin nasıl sekten daha zevkli hale geldiğini, bazen otuzbir çekmenin sesten daha çok zevk verdiğini bilenler daha iyi anlar çünkü fanteziler gerçeklerden daha keyifli olabiliyorlar.

Ortak bir sergi açmaya nasıl karar verdiniz, işlerinizi buluşturan en kuvvetli iddia ne oldu?

Nazım: Paylaşılarak yapılan sergileri, özellikle duo’ları single sergilerden daha heyecan verici buluyorum. Özlem’le yakın arkadaşız, onun desenlerini görünce, son yaptığım ebrularla birlikte çalışacaklarını düşündüm. Yan yana gelip, saplantılarımızı samimiyetle dışa vurabilmemiz buluşmamızdaki en kuvvetli iddia...

Özlem: Ele aldığımız konu bakımından ikimizin de ayrıksı olanla takıntılı bi şekilde ilgilenmesi ve işlerimizin yan yana geldiklerinde birbirleriyle konuşuyor olması bizi buluşturdu.

“Queer, sanatta teşhirci-röntgenci pozisyonlarını alt üst etti”

Heteroseksist sanat piyasasında, queer sanat “imkân” mıdır, “direniş” midir, nedir?

Nazım: Queer veya değil, sanat bir direniştir. Queer sanat da tabii ki kurumsallaşan sanat piyasasında alternatif bir dil yaratır, yarattı da. Beyaz heteroseksüel erkeğin dışındaki kimliklerin diğer piyasa kurumlarına göre sanatta görünürlük kazanması bunun bir sonucu.

Özlem: Yaşadığımız toplumu baz alırsak sanat yapmanın üstüne bir de queer sanat yapmanın zorluğunu yaşıyorum. Heteroseksist sanat piyasasında da bunun direkt yansımalarıyla karşılaşıyorum sansür, otosansür vs. Direniş midir, kesinlikle… İnsanın her şeye rağmen kendini ifade edebildiği alanın sürekliliğini sağlamaya çalışması direniştir.

“Queer sanat tuhaflığı ve kimliksizliğiyle ataerkiyi törpülüyor”

Queer sanatın iddiası nedir size göre; sanat piyasasını alt üst eder mi, “erkek bileği” geleneğini sorgulatır mı?

Nazım: Hâlihazırda etmiştir. Sanat piyasası kendine tabii ki başka bir kanal buldu ve bunu bir prime dönüştürebildi. Aslında queer sanatın kazandırdıklarını ilk dışavurumcu ve sürrealist sanatçıların islerinde de görebiliyoruz. Bir nevi sanatın alanını genişletmiştir. Sanat piyasası, sadece beyaz erkeklerin kendini ifade ettiği, bilinçaltını kustuğu bir alan olmaktan çıkmıştır. Tabii ki bu ataerkil geleneği sorgulatır çünkü sanatta bakan-bakılan, teşhirci-röntgenci pozisyonlarını alt üst etmiştir.

Özlem: Queer sanat zaten bu zamana kadar ayrıksanmış bireylere alan açtı. Günümüzde queer sanatın da batı toplumlarında prim yapmış olması, kendini ifade edebilmenin tek başına yeterli olmayacağı bir iddiayı gösterir. Bence Queer sanatın iddiası özü gereği her türlü “tuhaflığı” içinde barındırıp, kimliksizleşmesiyle hantallaşmış ataerkil mekanizmayı törpüleyebilmesi, dengeleyebilmesi ve son 30 senedir estetik kaygısının bulunduğu her şeye sirayet etmiş halde başarıyla gerçekleşiyor :))

Oj: Queer sanatın görünürlük kazandığı 80’lerle birlikte, piyasayla da her zaman yakın bir ilişkisi oldu, ana akım sanat piyasası tarafından içselleştirildi. Aslında bu da queer sanatın ne olduğunu yeniden tartışılmasını gerektirir oldu.

Nazım: Zaten Erdem’in (Oj) de vurgulamak istediği gibi queer sadece eşcinsel kimlikleri kapsamıyor ve aslında artık her eşcinseli de kapsamıyor. Nitekim akgayler de var ve ne derece queer olduklarını tartışabiliriz. Aslında evet queer sanatın iddiası “ben böyle sapığım” diyebilmenin ötesine geçer, eleştirel ve toplumu zenginleştirecek. Normları dağıtacak yöntemler geliştirmek queer sanatın iddiasıdır.

Tuval resmi çok uzun süre erkek bileğinin geleneği olarak görüldü, bu yüzden güncel sanatta kadın işi olarak görülmüş el işleri yeni bir malzeme oldu. Pollock tuvale attırırken meşruluğunu erkek olmasından alıyordu. Sanki boya attırmak erkek boşalabildiği için kadınların yapamayacağı bir yöntemdi. Baselitz boşuna Cecılla Brown’u tek iyi ressam kadın olarak görmüyor. Çünkü Brown bir erkek gibi(!) sert fırça izleri kullanıyor.

Bizim serginin gelenek ile ilişkisine gelirsek: aslında sahip olduğumuz gelenek içinde zaten bugün queer diye adlandırdığımız bireyler kendilerine yer bulmuştu. Lale Devri şairlerimiz, dervişlerimiz açık açık ibneliğe övgü düzüyordu.

“Sevişemediğim Gelenek Benim Değildir” sergimizin çatısını oluşturan işler de geleneksel biçimleri kullanıyor. Ebru ve desen!

Umutsuzluğa karşı alternatif ve eğlenceli projeler

Referandumun ardından umutsuzluk daha görünür oldu sanki… Sanat ortamındaki görünürlüğü nedir bunun? Sanat galerine, sergilenen eserlere, üretim sürecine yansıyor mu?

Özlem: Bir hafta sonra yapacağım performans özel bir etkinlik olarak gerçekleşecek. “Hayır” çıksaydı bu etkinlik belki de herkese açık bir etkinlik olarak gerçekleşirdi. Referandumun ardından yaşadığım ve gördüğüm umutsuzluktan çok umut, daha iyi direnebilmenin yolları ve bunun için herkesin kendince araçlar - koşullar geliştirmesi, yapılandırması… Safları sıklaştırıyoruz arkadaşlar

Oj: Bizim açımızdan bir umutsuzluk yaratmadı. Nitekim Aralık ayında Tophane’deki mekânımızdan tehditler ve saldırılar sonucu atıldık. Öncesindeki olayları da biliyoruz; Tophane’deki galerilere yapılan saldırılar, Bienallerde ve kamusal alanlarda sanata uygulanan sansürler… Aslında Oj 6 aylık bir proje; darbe girişimi sonrasında özellikle İstanbul’un üzerine çöken karanlık ve umutsuzluk ortamının dışında kocaman bir evren olduğunun farkında olarak bu projeyi başlattık ve belki de sanat kurumları açısından Türkiye’nin en gerilimli yılına denk düşen bir dönemde alternatif ve eğlenceli projeler ortaya koymaya gayret gösteriyoruz.

“Sizi biraz yiyelim”

OJ yeni bir sanat galerisi biraz kendinizi anlatır mısınız?

Oj bir sanat galerisinden çok bir ortam, ağ. Literatürde de “proje mekânı”, “off-space” vb. tanımlara sahip. Özellikle son 4-5 yılda dünyada daha çok görünürlük kazanan bu tarz mekanların çoğalması ve internet ile kolaylaşan diyalog imkanları, bizi online bir organizmanın parçası olarak İstanbul’da da böyle bir yer yaratma fikrine itti. Güncel sanat içerisindeki yeni olanaklar, yeni bir dilde buluşan dijital-yerli kuşağın üretimlerine de yansıdı. Kendimizi ana akımın dışında görüyoruz. Sanat piyasasının ve ortamının sıkıcılaşmış ilişki ve yapılarına bir alternatif, bir “araştırma” mekânı. Sonuçtan çok süreci önemsiyoruz, sanat pratiğinin sergi mekanına hem paralel hem bağımsız olarak hareket edebilmesini, online platformlarda ulussuz bir diyaloğa girebilmesini istiyoruz… Gibi…

OJ kimlerle buluşur, kimlere kanı daha çok kaynar?

OJ: Ebru sanatçıları, büyük göğüslü kızlar, dar pantolonlu sarışın çocuklar, trap müzik severler, apolitik gamerlar, tinder bağımlıları vs. aramızda hiç kimseye kanı kaynamayanlar da var.

Nazım: İşte bu yüzden siz de queer kardeşlerimizsiniz, ancak daha queeer olabilmeniz için bizlerin sizleri bir kere yemesinde fayda var…

Oj: Kalp… Kalp…

Bir ara “muhafazakâr sanat” bahsi çok geçiyordu, sanat muhafaza edilebilir mi, galerinin burada bir rolü var mıdır?

Bahsini ettiğin muhafazakâr sanat bizlerin ve bizi okuyacakların takip ettiği bir alan değil. Kendisini eleştirel olarak gören anaakım içerisindeki muhafazakârlık canımızı daha çok sıkıyor. Bir tek galerinin rolü değil sanatçıların da rolü var ve hepimiz durmadan suçluyuz.