Kültür Sanat

Politik Hayvanlar’ın yönetmenleriyle röportaj: “Hiçbir şey bir günde gerçekleşmez!”

Çarşamba, 26 Nisan 2017

Dört eşcinsel kadın meclis üyesinin San Francisco’da evlilik eşitliği mücadelesini konu alan “Politik Hayvanlar” belgeselinin yönetmenleri kaosGL.org’a konuştu: “Gerçek bir sosyal değişim yaratmak için, herkesin katılımına ihtiyacımız var.”

Politik Hayvanlar (Political Animals), 1994’de başlayıp, San Francisco’da evlilik eşitliğinin kabulüne kadar olan süreçte, dört eşcinsel kadın meclis üyesinin LGBTİ+ hakları için savaşını anlatan bir belgesel. Bir feminist olarak, bu belgeseli sadece LGBTİ+’ların değil, insan haklarına ve adalete inanan herkesin izlemesi gerekli olduğunu vurgulamalıyım. Jonah Markowits ve Tracy Wores (filmin yönetmenleri) ile bu belgesel film, politika ve hayat hakkında kaosGL.org’a konuştu.

“İlerlemeye devam etmek zorundasın”

Jonah, San Francisco’da Carol Migden ile bir öğle yemeğinde buluştunuz ve ödüllü bir belgesel olan Politik Hayvanlar’ın hikayesi o an oluşmaya başladı. Bu tam olarak ne zamandı?

Jonah: 2013 yılıydı. Bir arkadaşım aracılığıyla tanıştık. Dışarıya çıktık, öğle yemeği yedik ve bana hikayesini anlattı. Migden o gün çok cömert bir tavırla hikayesindeki diğer üç kadınla da beni tanıştırdı. Ardından Tracy ile iletişime geçtim ve bunu nasıl gerçeğe dönüştürebiliriz konusunda beyin fırtınasına başladık.

Tracy ile 13 yaşından beri Colorado’dan arkadaşsınız. Beraber çalışmaya alışkın mıydınız?

Jonah: Birbirimize her zaman yardım ederdik ama hiçbir projede beraber çalışmadık. Tracy belgesel türünde benden daha deneyimli, bu yüzden yeteneklerimizi birleştirebiliriz diye düşündük.

“Hiçbir şey bir günde gerçekleşmez” belgesel bu şekilde başlıyor, vurgulanan istediğin ilk konu bu. Ve belgesel çekmek de uzun vadeli bir iş değil mi?

Jonah: Bence yapılması gereken tek şey şu: İlerlemeye devam etmek zorundasın. Biz belgeseli çekebilmek için bağış toplamak zorundaydık, bu yüzden önce bir 8 dakikalık çekim yaptık biraz para topladık. Daha sonra 30 dakikalık bir çekim yaptık ve tekrar para topladık, tabi her seferinde başa dönüp devam etmek çok zor. İşte bu noktada, yani... Bazen sırtını dayayabildiğin bazen destek olabildiğin, birbirini ittirebildiğin biriyle birlikte çalışıyor olmak sürecin en şahane tarafıydı. Çünkü belgesel çekmek çok zaman alıyor ve bazen yan projen olmak zorunda kalıyor.

Tracy: Belgesellerin para desteği bulması çok zor olduğundan, destek toplamaya çalışmakla gerçekten çok zaman geçirdik ve dediği gibi, farklı projelerde de çalışmak zorundaydık, bu yüzden yüzde yüz belgesele odaklanamadık. Odaklanabilseydik daha hızlı, 6 ay 1 sene gibi bir zamanda bitirebilirdik. Fakat sonuçta,  belgesel çekmek de böyle bir şey sonuçta.

“Politika kişiseldir… Demokrasinin işlevselliği için hepimiz katılım göstermeliyiz”

Filmdeki dört kadının eylemi hep kişiseldi. Belgeselde bundan çok bahsettiniz. Yani politikanın, toplumdaki herhangi bir bireyden ayrı ya da onun ötesinde yapılabilecek bir şey olmadığını aksine herkes için kişisel bir şey olduğunu vurguluyorsunuz.

Tracy: Özellikle günümüzde çok fazla insandan “Politika boktandır, politika kirli bir şeydir” gibi sözler duyuyoruz. Ben bunu anlamıyorum. Bizler katılımcı bir demokrasinin parçasıyız. Hepimiz katılım göstermek zorundayız ki sistem çalışsın. 60 ve 70 eylemlerindeki deyişi bilirsin: “Kişisel olan politiktir.” Belgeselde işlediğimiz kadınlar bu ifadeyi değiştirdi ve “Politika kişiseldir” olarak yeniden uyarladılar.

Jonah ve Tracy

Günümüzde demokrasinin “çoğunluğun aracı” olarak kullanıldığı konusunda bir tartışma var.

Jonah: Demokraside insanların katılım göstermesi ve oy kullanması önemli. Bu bizim, Amerikalılar olarak, geçen yıl öğrendiğimiz önemli bir ders. ABD’nin yaklaşık yüzde 14’ü adını bile kullanmaktan hoşlanmadığım laçka bir başkana oy verdi. Bu kişi, oyların yüzde 51’ini almadı.

Burada biraz garip bir sistemimiz var ve seçimlere katılım gerçekten çok düşüktü. Oy kullanmaya uygun Amerikalıların yarısından fazlası, katılım göstermedi. Dünyanın en iyi demokrasisine sahip olduğumuzu söylemeye bayılıyoruz ama bunun doğru olmadığı artık bariz. Bu olanlardan bir ders çıkartılmış olmasını umuyoruz hepimiz ama bilemiyorum. Bu zorlu bir yol.

Tracy: Bizim anayasamız temel insan haklarını güvence altına alıyor. Ve demokrasinin işlevselliği için azınlık gruptan olsun ya da olmasın herkesin hakları belirlenmiş ve güvence altına alınmış olmalı. Demokrasinin düzgün ve doğru bir şekilde işleyebilmesi için tüm insanların haklarının korunması gereklidir ve çoğunluktan olsun ya da olmasın herkesin mecliste bir yeri olmalıdır. Çünkü çok farklı alanlarla ilişki içindeyiz ve her birimiz çok çok farklı grupların parçalarıyız. Demokrasimizin düzgün işlemesi için temel insan haklarını güvence altında tutmamız çok önemli.

Jonah: Tracy’nin değindiği konu gerçekten çok önemli. Filmde Carol Migden’nın söylediği bir cümle var; “Yasa koyucunun sorumluluğu bazen insanların peşinden gitmek ve bazen de o insanlara yol göstermektir.” Eğer tek tek her eyalette evlilik eşitliğini sağlamaya çalışmak için halk oyu yapsaydık, buralara kadar asla gelemezdik. Hristiyanların duruma dahil olup da “bir saniye, biz buna oy vermeliyiz, ortada düpedüz ayrımcılık yaratan bir konu var, bizler temsilciler olarak harekete geçmeliyiz” demeleri daha uzun zaman alırdı.

Bu işleyiş sorusu, Brexit ve diğer ülkelerdeki halkçılığın artmasıyla daha büyük bir soru oldu. Akılda tutulması gerekilen ilginç bir konu artık.

“İnsanların ne yapmaları gerektiğinin söylenmesine ihtiyaçları var mı ve bir tür vatansever baba tarafından olası tehlikelere karşı korunmalılar mı?”

Filmde ayrıca kavganın sabit fikirliler ve özgünler arasında olduğundan bahsediliyor. Sizin bakış açınıza göre bu durum nasıl görünüyor?

Jonah: Bir sebepten her zaman yüzde 50-50 arasında kilitleniyoruz. İnsanların yüzde 50’si bir şeye inanıyor, diğer yüzde 50’si de başka bir şeye inanıyor. Bazı dogmatik yaklaşımlarla mı mücadele ediyoruz gibi bir his var... Sanki illa ki bir taraf seçmek zorundaymış hissinde olması insan doğasından mı kaynaklı acaba? Ama bu durum insan haklarıyla alakalı bir konuda oluşunca çok ümit kırıcı olabiliyor. Çünkü bazı kişiler diğer kişilerin özgürlükleri hakkında fikir yürütmeye başlıyorlar ve bu ideolojiye dönüşünce de tehlikeli oluyor. Fakat gruplar için ideolojilere tutunmak diğerlerini birer birey olarak görmekten daha basit oluyor.

Filmde bu konu üzerinde çok fazla duruldu. Karşı safta yer almış erkekleri kendi taraflarına çekmeye, lehlerine oy vermelerini sağlamaya çabaladılar. İnsanları, merkeze getirmeye, ihtiyaçları olan yüzde 5’i alabilmek için, onları anlayabilecek kişilere ulaşmaya çalışıyorlardı. Ama kendilerini iğrenç bir şekilde hayvanlarla kıyaslayan Cumhuriyetçi üyeleri ikna edemeyeceklerini biliyorlardı, bu yüzden hiç denemediler bile. Ve bu dört cesur kadın, yenilgiyle sonuçlanacak bir savaş oluğunu bildikleri için bu kişilerle gerçek anlamda uğraşmadılar, farklı yollar denediler.

Tracy: Dünyayı genelde iki temel zıt görüş üzerinden algılarız. Yakın zamanda George Lakoff yazdığı “Don’t Think of an Elephant” kitabını okudum. Amerikalı muhafazakarlar ve liberaller ile ilgili. Muhafazakarların hayat felsefesi şuna yakın; dışarıda tehlikeli bir dünya var ve seni koruması için katı bir babaya ihtiyaç duyuyorsun tabi bu babanın kuralları var ve eğer uymazsan seni cezalandırır.

Liberallerin hayat felsefesi ise şuna yakın; çocuklarımıza rehberlik ve koruma sağlarsak kendi başlarına doğru kararları verebilirler. Ve herkes ilgilenilmeyi, temel insan haklarına sahip olmayı sağlık hizmetlerini vs. hak eder.

Ve şunu gördüm; insanlar, tabiatı gereği iyi olup, kendileri için doğru şeyi yapmak isteyip ve bunun için özgürlüğe sahip olmaları gerektiğine mi inanırlar? Ya da ne yapmaları gerektiğini söyleyen ve onları tehlikelerden koruyan bir tür vatansever babaya mı ihtiyaç duyarlar? Ben, muhafazakarların neden böyle olduklarını bu şekilde anlamaya çalışıyorum.

“Çocuk” ve “eşcinsel” kelimeleri aynı cümlede kullanmak bile gerilim yaratan bir şey”

Filmde, Kuehl açıkça lezbiyen bir kadın olarak seçildiğinde meclise sunduğu ilk yasa önerisi çocuklar ile ilgiliydi. Bir liberal olarak düşünürseniz, Kuehl’in ilk önerisinin LGBT çocukları okullarda yapılan ayrımcılıktan korumak üzerine olması son derece normal fakat büyük tepki aldı, neden?

Tracy: Bence çocuklar ağır bir konu. Herhangi bir filmde bile çocuk görseniz hassasiyet yaratır. Hele ki cinsiyet hakkında konuşmak her zaman çok zor olmuştur.

Jonah: “Çocuk” ve “Eşcinsel” kelimelerini aynı cümle içinde kullanmak bile gerilim yaratan bir şey çünkü her toplulukta ve her zaman ateşli bir tartışma yaratır. İnsanlar “Çocukları koruma” dürtüsüyle korkarlar. Her konu her zaman cinsiyet ve sekse gelir.

Eğlence evi diye bir tiyatro oyunu izledim. Bir grup çocuğun büyüme süreçleri üzerine. Çocuklardan bir tanesi eşcinsel. Ailesi de eşcinsel ama gizli. Ve kızların arzuları gibi bir konuda konuşmaya başladılar. Ergenlik dönemindeki herhangi bir çocukta var olduğu gibi hayallerden, hoşlandıkları şeylerden bahsettiler. Bence bir şekilde nerelerde bunların görülür olabileceğini fark etmeye başlıyoruz ama bu da henüz çok yeni.

Hele ki 90’larda çocuklar tamamen konu dışıydı. Eşcinsellikleri konusuna gelince, kimse bir şey yazıp çizmiyordu, o zamanlar hala daha eşcinsellik sonradan olunan ya da oldurulan bir durum olarak tanımlanıyordu.

Yasa önerisini üyelere sunarken, üyelerin yüzleşmek zorunda kaldıkları zorluk buydu işte. Öneri, gerçekten de ayrımcılığı durdurmaya çalışıyordu ama gene de basitçe maniple edilebilecek bir hedefti. Ve “çocuklarımızı eşcinsel yapmaya çalışıyorsunuz, bu çocukların öğrenmemesi gereken bir konu” gibi tepkiler gösterdiler. Biliyorsunuz, bir şekilde toplumumuzu adaletsiz bir bakış açısıyla yetiştirmeye çalışıyorlar bu yaklaşımlarla.

Çocukların eşcinsel insanları tanımamaları ya da eşcinsel olduklarını bilmemeleri için hiçbir sebep yok, çünkü bu bir gerçek. Ama karşı karşıya olduğumuz durum şu: efsane ve söylentilerin gerçeğin üstünü kapatması, özellikle de erkek eşcinseller için.

“Kitlesel mücadelede herkes yer almalı”

Bu efsanelerin üstesinden gelmek için bir araya gelmek, topluluklar oluşturmak ve birleşmek çok önemli. Goldberg, insanlar arasında oluşan boşluğun herkes için neden tehlikeli olduğundan bahsederken önemli bir noktaya değiniyor.

Tracy: Evet, bence bu ayrıca görünürlükle alakalı. Gene; toplumda kimliğini açıklayan kişilerin önemi büyük. Hem LGBTİ+ hem de başarılı olunabileceğini gösterebilmek için bu insanlar çok önemli.

Jonah: Filmde de bahsedildiği gibi, ırkçılık insanları birbirinden ayırıyor. Çünkü insanlar birbirini tanıyamazsa birbiri hakkında yalanlar söyleyebilirler. Çünkü tüm insanlar olmasa da bir çoğu, yasallaştırmaya çalıştığı gruptan olan insanları tanımıyorlarsa, onlara karşı çok daha az sempati duyarlar.

Yani, Tracy’nin de dediği gibi farkındalık yaratmak için ortaya çıkmak gerekir. Böylece bu insanları tanırlar, çalışırlar ve hayatlarımızın önemini ve aslında kendi hayatlarının da bizimkilerle bağlantılı olduğunu fark ederler.

Filmimizde, Dick Floyd, Tele Tubby oyuncağını tutar ve “Bakın, buralar renkleniyor, eşcinsel olan insanları tanımaya başlıyoruz. Ve bu da dünyanın sonu değil!” Aslen, en büyük zorluğun bireylerin açılması olduğunu düşünüyorum. Ve tabi ki bunu yapabilmek çok zor. Fakat ortaya çıkmalı ve mücadelenin bir parçası olmalıyız.

Biliyorsunuz… Afro-Amerikalıysan, Afro-Amerikalı olarak ortaya çıkmana gerek yok. Sadece eşit olduğunuza inandığınız biri olarak çıkmak yeterli ki bu tavır da radikal bir harekettir. Fakat bir kişisel kimlik belirtmek zorunda değilsindir. Ancak LGBTİ+ gibi durumlarda, kişisel kimliğini dünyaya söylemen gerekli. Bu süreçten geçen birçok insan “neden kendimi afişe etmek zorundayım, vitrine hetero bir manken koymak varken... ” diye düşünüyor fakat bu tavır, hareketin bir parçası olabilmek için üstesinden gelinmesi gereken kişisel bir özveri.

Eğer belgeselin yazısını hazırlıyor olsaydım başlığım “Aile olabilmek ne kadar zor?” olurdu ve konuya “Peki neden bu kadar zor?” sorusuyla devam ederdim. Toplumda “ normal” sayılabilmek için çok fazla kural var ve “normal” değişken bir ifade, siz ne düşünüyorsunuz? Kendi hayatınızda bunu nasıl deneyimliyorsunuz?

Jonah: Bence zamanın başlangıcından beridir eşcinsel aileler vardı. Birçok yerli kültürde homoseksüeller, ailesi hasta çocuklara, ailesi kaybolmuş ya da ailesi tarafından terkedilmiş çocuklara bakmışlardır. Ama bizim ülkemizde bu 70’lere kadar olmadı. Daha sonra da çoğunlukla kadın eşcinseller yapısı ‘çocuklu ebeveynler’ tipindeki aileleri örneklemiştir.

Biz eşcinseller, mantık ve biyolojik ailelerimiz arasındaki çizgide sorunlar yaşıyoruz diye düşünüyorum. Eşcinsellerin biyolojik aileleri tarafından terk edilmeleri, dışlanmaları ve uzaklaştırılmaları sık görülür. Bu yüzden ya coğrafik olarak yer değiştirirler, uzaklaşırlar ya da sadece duygusal olarak etraflarındaki mantıklı aileyi oluşturmaya çalışırlar. Ve ancak kısa bir süredir LBGTİ+ çiftlerin evliliği sadece hak olarak değil, aile kurmak amacıyla da istediğini görüyoruz. Bence ailenin özünü ve eşcinsel aileyi biraz daha açıklamalıyız. Biz her zaman nereye uyacağımıza dair sorunlar yaşıyoruz. İki ebeveyn ve çocuklu ailelere benzeyelim mi ya da benzemeyelim mi sorusunun doğru cevabını bilemiyorum. Ama aile tanımı kesinlikle genişletilmeli. Bence halen eşcinsel aile olmanın ne demek olduğunu tanımlamaya çabalıyoruz. Eşcinsel aileler ve olmayan ailelerden faklı olabilir ama en az onlar kadar güçlüdür.

Sanırım şimdilerde nereye uyumlu olabileceğimizi, nasıl kabul göreceğimizi, çocuklar için de neyin doğru olduğunu bulmaya çalışıyoruz ve kültürün geri kalanına nasıl asimile olabiliriz. Bu halen süregelen bir şey.

Tracy: Bizim demokrasimizde, evlenme hakkına sahip olduktan, aile kurduktan ve çocuk yetiştirdikten sonra tam anlamıyla bir vatandaş sayılıyorsun. LGBTQ topluluğuna ayrımcılık yapmaya devam edebilmek için onları insan yapan haklardan mahrum bırakılıyorlar.

İşte bu yüzden eşcinsel evlilikleri aileye dönüştürme eğilimi için çok fazla neden olduğunu hissediyorum çünkü çok fazla farkındalık yaratabiliyor. LBGTİ+’lerin tamamıyla insani dürtülere sahip; toplumun geri kalanı ile aynı isteklere, arzulara sahip oldukları; sevmek desteklenmek ve desteklemek istedikleri böylece ortaya çıkıyor.

“Gerçek bir sosyal değişim yaratmak için, herkesin katılımına ihtiyacımız var”

Bu filmle hatırlıyoruz ki politika sadece ön sıralarda değil. Bu yüzden hedefe ulaşabilmek için, ön sıralarda yer almayan kişilerinde arka sıralarda yer alıp oy vermesine, konuşmasına ve anlayıp yardım etmesine büyük ihtiyaç var.

Jonah: Bence filmde de bunun çok önemli olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz. Kadınlar günü gibi durumlarda bile, o zamanın başkanı resmi kutlama olarak duyurduktan sonra büyük mitinglere milyonlarca insan katıldı ve çok fazla insan orada kadın ve erkekleri, yaşlı ve gençleri, cumhuriyetçi ve demokratları, eşcinsel ve heteroseksüelleri bir arada görünce çok şaşırdı. Gerçek bir sosyal değişimi yaratmak için, herkesin katılımına ihtiyacımız var. Marjinal gruplar ne kadar güçlü savaşırlarsa savaşsınlar gerçek bir sosyal değişim için diğer insanların onları desteklemesine ihtiyaçları var.

Tracy: Yine çoğunluğun zalimliğinden ya da diğer bir deyişle bu demokrasinin sadece çoğunluğu koruduğundan bahsediyoruz… İlerlemek için müttefikler oluşturmalıyız. Herkes kendi alanında çaba gösteriyor ama gerçek anlamda ilerlemek için birleşmeliyiz. Öbür türlüsü ayırıcı bloklar oluşturur. Bence, ileri görüşlü kişiler farklı grup ve freaksiyonları bir araya getirebilirler ve o durumda ilerleme kaydedebilir. Tek çözüm müttefikler oluşturmaktır.

“Görünür olmaya ve demokrasinin işleyebilmesi adına katılım göstermeye devam etmek zorundasın”

Belgeselin sonunda Carol Migden “Bir kere burnunu soktuğun şeyi en sonunda kazanırsın” diyor. Şimdi başbakan Trump, bu büyük bir değişim. Verilen hakları geri alınabilir, belki ABD’de az görülüyor olabilir ama olur. Bununla ilgili ne hissediyorsunuz?

Tracy: Her ülkede haklarını kaybedebilirsin. Mesela ABD’de kadınların hakkı olan kürtaj hala tartışılıyor. Bir taraftan evlilik eşitliği hakkını alırken diğer taraftan tuvaletlerde transseksüel öğrenci ve insanlara ayrımcılık yapılıyor.

Bu yüzden görünür olmak ve demokrasinin işleyebilmesi adına katılım göstermek zorunda herkes. Aksi halde, bir zamanlar çok büyük zorluklarla kazanılan hakları kaybedersiniz. 

İngilizce gerçekleşen bu röportajın Türkçe'ye çevirisini Feriştah Senem Yıldırım yapmıştır.