Medya

Nefret ve Korku Mızrağının Hedefinde Barbaros Şansal

Pazartesi, 3 Nisan 2017

Cinsel kimlik, “vatan, millet, bağımsızlık” gibi kavramlarla sıkı sıkıya bağdaştırılıyor ve ataerkil ulus devlet militarist ve tahakkümcü bir hiper maskülen imaja bürünerek heteroseksizmi tüm yurttaşlarına dayatıyor.

Mehtap Yılmaz’ın Yeni Akit Gazetesi’nde 3 Ocak 2017 tarihinde Barbaros Şansal’la ilgili yazdığı köşe yazısı, nefret söylemi, hedef gösterme ve ana akım medyadaki anlamlandırma salgınından fazlasıyla nasibini almış bir vaka olarak çıkıyor karşımıza.  Şahsen insan hakları gazeteciliği alanında çalışan bir gazeteci olarak, bu talihsiz köşe yazısının içeriğinde barındırmış olduğu ayrımcılıkla bezeli paragrafları örtük bir korkunun söze dökülmüş hali olarak okumaktayım. Bu korku Yılmaz’ın cümlelerine öyle mübalağalı bir şekilde yapışmış ki, yazının bazı bölümlerinde bu korkunun üstesinden kendince geliştir(ebil)diği bir tür “sarkazmle” gelmeye çalışmış ama kanımca fazlasıyla sınıfta kalmış. Üslup fecaat derecede eril, fazlasıyla tehditkâr, oldukça homofobik ve medyadaki nefret söyleminin son dönemdeki –belki de- en görünür örneklerinden birisi.

Bu yazı medyadaki insan hakkı etiğini merkeze alan insan hakları gazeteciliği kuramının -en radikalinden- bir anti tezi mahiyetinde görünebilir. Ama diyalektik rasyonalizmle düşünülecek olursa, yazının ortaya koymak istediği asıl şey bir tezden ziyade insanları ajite etme amacını taşıyan ayrımcı bir propaganda olduğu için, bu yazıyı senteze giden yolda insan hakkı kavramının karşısına bir anti-tez olarak koymaya içim el vermiyor. Sözün uçup yazının kaldığı, ideanın ebedîliğine vurgu yapan diskurun –bence- en vasat örneklerinden biri olan bu yazının “düşünce” kısmı arındırıldığında geriye kalan her bir cümlenin nefreti, kini, ayrımcılığı, homofobiyi, tehdidi fakat aynı zamanda üstesinden gelinemeyecek derecede yoğun bir korkuyu da içeriğinde barındırdığını görmek mümkün. İnsan hakları gazeteciliği pratiklerini ve etiğini hiçe sayarak şiddeti merkeze alan bir üsluba sahip bu yazının son dönemdeki benzerlerine de aşina olmaya başladık ki, en tehlikesi de bu sanırım. “Şiddete alışma”, “eril dili kanıksama”, “ayrımcılığın toplumsallaşması” vb. eylemlerin gündelik hayatın birer parçası haline gelmesi, toplumun iktidar ve onun ideolojik olarak hitap ettiği çoğunluk tarafından “ötekileştirilen” kesimini oldukça ürkütmeye başladı. Hem politik hem de gündelik yaşamdaki insan ilişkilerinde bile fazlasıyla otoriter bir üslup kullanmak, bir tür itibar ve sosyal üstünlük göstergesi haline geldiğinden beri de, ana akım ve iktidara yakın olan gazetelerde ayrımcılık, nefret söylemi, hedef gösterme gibi eylemler birer gazetecilik pratiği olarak algılanmaya başladı. Toplumsal gerçekliği hem kuran hem de temsil eden yeni nesil medyanın ürünlerine kısaca göz gezdirdiğimizde-ki detaylı bir analize gerek bile yok- otoriteryenizmin hem gündelik, hem sosyal ve bittabi ki politik hayatın ve toplumsalın organik yapısına işleyerek kalıtsal bir durum haline gelmiş olduğunu ise net bir biçimde görebilmekteyiz. Dolayısıyla, bu kerameti kendinden menkul otoriteryenizm, son dönemde iktidar medyasının en popüler söylemi olarak ayrımcı ve ötekileştirici bir tür siyasal propagandanın nüvesi haline gelmiş bulunmakta. Zira bu açıdan eleştirdiğim bu köşe yazısı da, ana akım ve iktidar medyasının yeni nesil olmazsa olmaz bir gazetecilik pratiği olan otoriter ve ayrımcı söylemin katı kalıbına tamı tamına uyuyor.

Yazıdaki nefret söyleminin hedefi olan kişi Barbaros Şansal. Yılmaz’ın “canlı organizma” olarak tanımladığı Şansal’ın eşcinsel ve ateist kimliği ise nefretin ve korkunun odağındaki temel unsur. Hedef gösterilen ve tehdit edilen tek bir kişi değil aslında burada; kendisini ateist ve eşcinsel olarak tanımlayan kesim de bu tehditten ve nefret söyleminden nasibini alıyor. Yılmaz sadece Şansal’ın değil, canavarlaştırdığı ötekilerin de “kamburunu zımparalıyor” kendi deyimiyle. Fakat yaptığı açıklamayla ve muhalif duruşuyla iktidara yakın olan kesim tarafından hedef haline geldiği için, Şansal ateistlere, eşcinsellere ve hem ateist hem de eşcinsel olanlara yönelik geliştirilen nefret söyleminin odağına yerleşerek, bir tür itibarsızlaştırma kampanyasının ve toplumsal linçin nesnesi haline geliyor. Yani ana akım ve iktidar medyasının yeni canavarı; ateist ve eşcinsel olan Şansal ve onun sembolik olarak temsil ettiği kesim. Dolayısıyla Yılmaz’ın tahayyülünde eşcinsel ve ateist olan herkes insan kategorisinde tanımlayamayacak kadar “değersiz” ve ne idüğü belirsiz “canlı organizmalar”. Yine Yılmaz’ca söylersek bu “ezikler” ve  “NATO lokması yedikçe kimyası bozulanlar”, Batı modernizmini ve sekülerizmi gündelik hayatlarında benimseyenler olarak, bu yazıda onun tarafından ziyadesiyle canavarlaştırılan laikler, solcular, “Gezi zekâlılar”. Öte yandan bu “Gezi zekâlılar”, Yılmaz’ın deyimiyle “İslamafobi fırınında kısık ateşte pembeleşinceye kadar ateistçe yetiştiriliyorlar.” Dolayısıyla laiklik, ateizm, eşcinsellik gibi kavramları yaşam tarzı olarak benimseyen “kimyası bozuk NATO beslemelerinden ‘şahsiyet’ beklemek” ona göre kabahatlerin en büyüğü... Çünkü kurduğu kin dolu cümlelerinin ardında yatan vurgu aslında şu; “Yeni Türkiye”’de bu kavramlar canhıraş derecede kaçınılması gereken ve toplumsalı tehdit eden bir ‘virüs salgının’ bileşenlerini oluşturmaktalar. Eskisinden de beter olan ve kutsal mazlumluğu dini değerlerle ajite ederek tekrar toplumsala servis eden yeni nesil bir Türk-İslam sentezi distopyasının, toplumu topyekûn totaliterleştirleştirmeye çalışmasının söylemsel manadaki çirkin yüzünü görmekteyim satır aralarında. Kaos anında yönetimi devralan demir bir yumruğun, kendisine karşı direnen herkesin yüzüne indiği bir kurgunun özeti gibi bu satırlar. Öte yandan, dini değerlerle perçinlenen yeni muhafazakârlığın ahlak makinası, Yeni Türkiye’deki çocuk istismarının, tecavüzün, tacizin, kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin, LGBTİ’lere yönelik işlenen nefret suçlarının barkodunu okumuyor. Zira bu sorunlu gerçeklikleri ikiyüzlü bir biçimde suskunlukla, körlükle ve sağırlıkla karşılıyorken, bir kişinin kendisini eşcinsel olarak tanımlamasına anında kulak kabartıp onu kınayabiliyor, avazı çıktığı kadar bağırabiliyor. Kendi deyimiyle “zina” yapanı linç ederken, tecavüzü hoşgörüyle karşılayıp, 12 yaşındaki çocuktan “rıza” bekleyebiliyor. Fakat ‘çift cinsiyetli beyin’, ‘ödlek’ ve ‘yumuşak’ sıfatlarıyla beslediği ‘canlı organizma’sını etiketlerken, ikiyüzlülüğü ve lümpenliğiyle itaat ettiği son derece çelişkili ve sadece kızlık zarını, kadın bedenini ve eril iktidarın her alandaki meşruiyetini referans alan ahlak anlayışının sözüm ona ‘ar perdesini’ bizzat kendisi yırtıyor, bir nevi kendi kalesine gol atıyor farkında olmadan. Etikten, yardımseverlikten, insaniyetten bir haber ve “uçkur” meraklısı olan bu yeni dogmatik ahlak anlayışı, tecavüzün kurbanını suçlayacak kadar acımasız, “bana kendini öldürttü” diyebilecek kadar sorumluluk ve öz bilinçten de bihaber. Zira “namus belasına” kurban ettiği bir insanın hayatına karşılık eril yargı tarafından verilen ağır tahrik indirimiyle, sadece 3-4 yıl ceza alıp sonra elini kolunu sallaya sallaya sosyal hayata karışabiliyor ve hatta “namusunu temizlediği” için toplumsal itibar bile kazanabiliyor. Öte yandan bu ahlak anlayışı bir insanı sırf eşcinsel olduğu için “+18 sapkın” olarak etiketleyebiliyor, yargılayabiliyor, ona haddini bildirme hakkını kendinde bulabiliyor. Bir de muhalif olduğu için onu vatandaşlıktan çıkarma derecesinde politik aforoza bile mahkûm edebiliyor. Eşcinsellerin, ateistlerin, “NATO beslemeleri” laiklerin, muhaliflerin, “Gezi zekâlıların” ahlak polisliğini yapmaktan, cinayetin, tecavüzün, çocuk istismarının, sömürünün ve şiddetin kamburunu zımparalamaya zamanı kalmıyor belli ki...

Yeni Türkiye’nin sembolik günah keçisi olan Şansal’ın -ve onun sembolik olarak temsil ettiği kesimin- “arızalı soya çekimiyle ‘içindeki oğlanı keşfederek eşcinsel kimliğini utanmadan’”  haykırması ve “vatan, millet, bağımsızlık” gibi –kanımca- içeriği günümüzde fazlasıyla çarpıtılan kavramlara sahip çıkmaması, “onun bunun kapısında bir dilenci onursuzluğuyla avuç açıp dilenmesi” sonucunu doğuruyor Yılmaz’a göre. Benim bu yazıda sorgulamak istediğim şeylerden birisi de bu nokta; yani cinsel kimliğin “vatan, millet, bağımsızlık” gibi kavramlarla sıkı sıkıya bağdaştırılması ve ataerkil ulus devletin militarist ve tahakkümcü bir hiper maskülen imaja bürünerek heteroseksizmi tüm yurttaşlarına dayatmaya çalışması. Ve bu heteroseksizme karşı duran kimselerin “yeni” militarist değerlere, vatana, millete ve bağımsızlığa da karşı duran “vatan haini” kimseler olarak zikredilmeleri. Eşcinsellerin birer “NATO beslemesi” ve “onursuz dilenciler” olarak “yüce devletin” karşısında “yumuşak canlı organizmalar” olarak değersizleştirilmeleri ve itibarsızlaştırılmaları da, son dönemde her alanda kutsanan otoriter bir devletçi anlayışın hem kamusal hem de özel alandaki iz düşümü. Dolayısıyla heteroseksist toplumsal cinsiyet düzeninin sadece erkek ve kadın olarak ikili bir dikotonomi altında tanımlanması ve devletin kamusal alandan çok özel alanı, bedeni ve cinselliği eskisinden de çok kontrol altına almaya çalışması sonucu LGBTİ’ler günümüzde toplumsal yaşamı tehdit eden “ötekinin de ötekileri” olarak hedef haline getirildiler. Keza, vatan, millet ve bağımsızlık kavramları bu yazıda romantik bir yurtseverliğin olmazsa olmaz bileşenleri olarak değil, aksine son derece popülist ve agresif bir milliyetçiliğin kendisini meşru kılmak adına kamusal alanda ürettiği öteki siyasetinin nüveleri olarak kullanılmaktalar. Dolayısıyla bu siyasal ajitasyon kendisini yaslamak istediği öteki imajını da “eşcinsel, solcu, ateist vatan haini” tanımlamaları üzerine bina etmekte. 

Toplumsal bir eylemin “alt tarafı bir ağaç” olarak aşağılandığı demokratik Türkiye’de “Gezi zekâlıları” bedava yemek vaadiyle LGBTİ şemsiyesi altında galeyana getiren Şansal, “lavra bir vatan haini” olarak topa tutulurken, TÜRK-İŞ Araştırmasının Aralık 2016 ayı sonucuna göre; dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarının (açlık sınırı) 1.432,17 TL,  gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamaların toplam tutarının ise (yoksulluk sınırı) 4.665,04 TL olduğu[1]  Türkiye’de, “bedava yemek vaadiyle” sokağa kışkırtılan insanların hangi partinin bayrağı altında manipüle edilerek toplandığını görmemezlikten gelen Yılmaz, çok sevdiği milletini bu şartlar altında yaşamaya mecbur bırakanların kamburunu zımparalama konusunda hiç oralı olmuyor. Milyonların imha edildiği, yolsuzluğun, usulsüzlüğün tavan yaptığı,  vatandaşın soyup soğana çevrildiği, tecavüzün, şiddetin, nefret cinayetinin kanıksandığı, etnik ve dini kimliği yüzünden suikasta kurban gittiği, dönemsel olarak insanların meydanlarda, havaalanlarında, tren garlarında, gece kulüplerinde, stadyumlarda, köylerde, sorumlusu olmadığı bir savaşın ortasında ve sınırda kitlesel olarak katledildiği; onların, binlerin tüfeklerle köprülerde, sokaklarda vurulduğu ve helikopterle tarandığı, parlamentonun bombalandığı Yeni Türkiye’nin bu kaosa sürüklenmesinin sorumlusuna-ya da sorumlularına- karşı beslediği örtük nefretinin hedefini şaşırıyor Yılmaz. Homofobik diliyle, ataerkil söylemin ekmeğine yağ süren baskın eril tavrıyla ve son derece tehditkâr üslubuyla “demokrasi” sözcüğünden de bahsedebiliyor. “Demokrasi” Yılmaz’ın hakaretleri, tehditleri, hedef göstermeleri, nefret söylemi için varken, Şansal’ın eşcinsel kimliğini açıklama konusunda yok oluyor... Ve demokrasi artık Türkiye’de, milletin kendi kaderini tayin etme konusunda değil, bir yurttaşın kaderini, geleceğini –hiç üstüne vazife olmadığı halde- belirlemek için adeta bir araç olarak kullanılıyor.

Günümüzde demokrasinin “uyuz eşek kamburu zımparalayarak” ve medeniyet denilen tek dişli canavarın karnını kanla doyurarak elde edildiğine inananların ortasında kalan Şansal için kimden adalet isteyeceğimize, kimden “vicdan” muhakemesi bekleyeceğimize dair pek bir fikrim olmasa da, Türkiye’nin dibi görünmeyen karanlık bir çukurda “boğulduğundan” gün geçtikçe emin olmaya başladım. Şansal, bireysel olarak ayrı, toplumsal olarak da ortak bir anksiyetenin içerisinde can çekişen kimselerin, içlerinde bastırdıkları suçluluk duygusunun, önüne geçemedikleri nefretin ve kabından taşan aşırı öfkenin günah keçisi oldu. Yaptığı açıklama Yeni Türkiye’nin siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatında açılan kara deliğin tek cümlelik bir özeti gibi aslında...

Linç ediliyoruz, tecavüze uğruyoruz, şiddet görüyoruz... Ölüyoruz, öldürülüyoruz.

Nefes bile alamıyoruz.

“Boğuluyoruz...”

Deniz Erdoğan'ın “Nefret ve Korku Mızrağının Hedefinde Barbaros Şansal” yazısı ilk kez Kaos GL Dergisinin 153. sayısında yayınlandı…

Kaos GL’nin “Oyun vs. Spor” dosyasında başka neler var?

Dosya yazıları dışında, medyadan sanata farklı alanlardaki yazılarıyla Kaos GL dergisini edinmek çok kolay! Kaos GL Dergi'ye basılı ya da internet üzerinden erişmek için abone olabilir ya da bu bağlantıda bulacağınız kitabevlerini ziyaret edebilirsiniz. 


[1] http://www.turkis.org.tr/ARALIK-2016-ACLIK-ve-YOKSULLUK-SINIRI-d1338