Kültür Sanat

“Olma olasılığı binde bir ise demek ki bin defa denememiz gerek!”

Çarşamba, 29 Mart 2017

New York Uluslararası Senaryo Ödülleri’nin kurucusu Emine Dursun, yazmak isteyip “beni niye seçsinler ki” diyenler için neden çekinmemeleri gerektiğini kaosGL.org’a anlattı. Buyrun!

Emine Dursun, bol ödüllü, son derece zeki, “Üstün Yetenekli Yabancı” vizesiyle (evet, gerçekten varmış böyle bir vize!) Amerika’da ikamet eden, zımba gibi bir kadın. Drama ile uğraşıp dramdan uzak yaşayan, düzenli, rasyonel bir insan. NYISA’nın, uzun adıyla New York Uluslararası Senaryo Ödülleri’nin de kurucusu aynı zamanda.

Emine’yle “yazsam mı yazmasam mı, aman beni mi seçecekler” diyen çekingen kalemler için dolu dolu bir röportaj yaptık. Keyifli okumalar!

Şimdi Emine, amatör yazarlar, hikayesi olan, aklında bir fikri olan tüm okuyucular adına soruyorum. Yurt dışında şansımız var mı? Bizim, böyle evimizde otururken aklımıza gelen hikayemize uluslararası festivaller de ödül verirler mi?

Tabii ki, neden vermesinler? Eğer güzelce yazar ve başvuru yaparsan olur.  Ödül de alınır, filmi de çekilir. Mesela Terminatör filminin yönetmeni Kanadalı bir tır şoförü, başka da çok örnek var.

Evet ama o Kanadalı, biz değiliz.  Hep evrensel olmadığımızı düşünüyoruz mesela, bizim hikayelerimizin pek de dünya çapındaki işlere uygun olmadığı gibi söylentiler var.

Hiç ilgisi yok halbuki. Bir hikayenin temelinde insan yattığı sürece o evrenseldir. Türkiye toprakları bir kere tarihi gereği hem bir sürü hikaye barındırıyor, hem çok da büyük bir çeşitliliği var, muhteşem bir drama kaynağı... Sadece bu hikayeleri çok fazla arabeskleşmeden, çok fazla süslemeden yani özünü kaçırmadan anlatabilmek lazım, o da teknik ve yaklaşım ile ilgili.

Şu ünlü 11 maddeden bahsediyor olmalısın. Bilmeyenler için not düşelim: Her festival 11 maddelik kriter üzerinden başvuruları değerlendirir, geçenler festivale girer, birincilerse genelde tarzlarının festivale uygunluğu ile öne çıkarlar. Nasıl öğreneceğiz bunu uygulamayı?

Çok kolay, internette çok sayıda bedava kurs var, kitap var, kaynak var, buralardan çalışacağız. Yazmayı bildiğimiz gibi silmeyi de becereceğiz. Eğer yetmediyse destek alacağız. Şu an her şey çök kolay, eskiden New York’da bir festivale başvurmak için postayla evrakları göndermek gerekirdi. Yolda kaybolurdu ya da hasar görürdü... Şimdi kursu bile evden internet üstünden alabiliyorsunuz.

Sen anlatınca her şey çok kolay! O kadar da değil, mesela İngilizce bilmek lazım...

Biz de, pek çok diğer festival de gelen senaryolarda dilbilgisi hatalarına çok takılmayız, daha önemli şeyler var, tabi olabildiğinin en iyisini göndermek lazım her zaman ama bu vazgeçmek için bir sebep de değil. Zaten çok sayıda çeviri alınıyor ve bir de insanlar yabancı kökenlilere çok alışkın festivallerde.

Bilmem kaçıncı Oscar’ını alan Meksikalı yönetmen, Alejandro González Iñárritu, sahnede gene çat pat konuşarak teşekkür etti, kimse yadırgamıyor bunu. Benim de İngilizcem iyi değildi, şöyle bir çözüm buldum: Görüşmelerimden önce tanıtım metnimi ve hatta olası soruların cevaplarını yazdırdım, ezberledim, görüşmelere öyle gittim. Hatta hiç anlamadığım sorular geldi, gülümseyip başımı salladım, kim bilir neye evet dedim!

Yani iş iyiyse diğer engeller bir şekilde çözülüyor, ha işin iyi olması için de zaten çözümler var.

Türkiye’den senayo dalında ünlü Remi ödüllerini alan ilk kişi sensin ve o dönem Türkiye’de yaşıyordun değil mi?

Evet Türkiye’deydim. Koca Yusuf’u, kendimi denemek için yazmıştım. Güzel de oldu, yapımcılarla görüştüm, beğendiler de ama “olmaz” dediler. E neden olmaz? “Olsaydı şimdiye kadar olmuş olurdu zaten” Neden olamamış peki? Çünkü prodüksiyonu yüksek. Pek olmaz diye bir şey yoktur, olur... Her şey olur ama bazı şeyler alışkın olmadığımız yollardan olur. E prodüksiyonu yüksek ise Hollywood’da olur o zaman dediğimde de herkes bana bir “sana mı kaldı” bakışı attı. Ama görülüyor ki: Bana kaldı.

Ben de bir gideyim bakayım dedim. Gittim ve gördüm ki kapılar açık, imkanlar var. İşte festivallere katılma fikri de orada aklıma geldi. Ödüllerimi aldım, çok iyi oldu, çevrem çok genişledi. Festivaller fark edilmek için iyi platformlar, zaten amaçları da bu. Tüm bu deneyimler ve oluşturduğum bağlantılarla da NYISA’yı kurmaya ve kapıları biraz daha bize doğru yönlendirmeye karar verdim. Umuyorum önümüzdeki senelerde Türkiye’den de işlerin buradaki yapımcılarla buluşmasına ön ayak olacağız.  

Türkiye’de “olmaz”ların sayısı fazla bunun bir sebebi de film üretiminin tabana yayılı olmaması, tabi ki buna bin tane sebep sayabiliriz.  Böyle bakınca... Bazılarımızın yurt dışındaki şansı daha yüksek sanki. Mesela Hakkari’de yaşıyorsam, senaryomu Nice’e ulaştırma şansım İstanbul’a ulaştırmaktan daha yüksek belki de.

Evet, öyle, sektörün bazı eksikleri var, sınırlı şehirlerde, gruplarda sıkışmış halde biraz, insanlar da bu yüzden “olmaz” fikirlerine kapılıyorlar doğal olarak. Fakat Amerika’da Avrupa’da bu böyle değil ve en azından o kapıları çalmaya çekinmemek lazım, daha denemeye açık olmak lazım.

Biraz üretimini de tanımak gerekiyor tabi ki değil mi? Yani Hollywood mutlu son ister, komedi festivalleri komedi ister, Fransa onu ister Japonya bunu ister gibi belli zaten, internette bile bunlarla ilgili bilgiler var.

Evet, dersimizi iyi çalışmamız lazım her adımda. Biz NYISA’da konuya hiç önem vermiyoruz mesela “ne anlatıldığının” değil “nasıl anlatıldığının” incelemesini yapıyoruz bu yüzden de kategorimiz sadece uzun ve kısa senaryo olarak ikiye ayrıldı ve tüm konulara açığız, LGBTİ+ temalı senaryolar gelirse çok mutlu oluruz.

Tabi çok sayıda da farkındalık yaratmaya yönelik, kadın festivalleri, LGBTİ+ festivalleri var bizim de takip ettiğimiz, onlar da çok başarılı, gerçek yaşam hikayelerine önem verenler var, var da var... Sadece denemek lazım, bir kere olmadı mı, dersimizi alıp gene denemek lazım.

Evet, bir günde dağlar delinmiyor haklısın. Çok takdir ettiğimiz Yün Bebek filmi ile Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu gibi seyrek de olsa örnekler var... Bunların artamaması hep başta değindiğin “olmaz” tabusundan kaynaklanıyor, girişimde bulunmak bile cesaret gerektiriyor.

Öyle, doğal bir sonuç tabi bu. Sinema sadece belli bir kesimde kalmış, bu kesimin dışındakiler yapınca da garip karşılanıyor. Neden bir liseli genç, bir çaycı, bir ev kadını film yazmasın, çekmesin? Bağımsız sinema zaten bu, mümkün olduğunca kendi halinde çekilen filmlerin kıymeti çok büyük, tabi kolay da değil, ısrarcılık gerektiriyor, düşük bütçe ile filmin çekim süresi uzayabiliyor, üzebiliyor.  Fakat bağımsız sinemanın da güzelliği serbestliği. Büyük yapımcılardan ayrıklığı. Sinemanın yaygınlaşmasını, sektörün büyümesini de bu girişimler sağlıyor aslında, hikayeler de çeşitleniyor böyle olunca.

Peki senin hayat motivasyonunu bizim için hemen bir cümleye sığdır desek, olur herhalde, madem “olmaz” yok.

Neden olmasın! Ben hep şunu derim: Olma olasılığı binde bir ise... Demek ki bin defa deneyeceğiz en azından; yok üç binde bir ise, üç bin defa deneyeceğiz!