Gökkuşağı Forumu

Bulut’un ardından

Pazartesi, 20 Mart 2017

Bir ay geçti. Yine günlerden Pazartesi. Bunun farkında olan tek akıl benimki değil, aynı nedenle pek çok akılla kolektif bir bağ var aramızda. Güçlendirici ve iyiye doğru dönüştürücü etkisi olan bir bağ.

Yasın biçimleri çizilidir: Beni kontrol etmeye başlayan derin bir kederin hakimiyetinde; ağlar, isyan eder, anıları hatırlar, daha çok ağlarım. Seni benden alan –beni dışsal şiddete maruz bırakan- her ne ise ona öfkelenirim, bırakıp gittiğin için sana öfkelenirim, sana söyleyemediklerimi, senle yaşamak istediklerimi önüme koyarım, üzerine düşünür dururum,  sitem üstüne sitem ederim.  İnkar etme ihtimalim de var tabi, böylece o an katlanamayacağım yoğunluktaki acıyı ertelerim. Ama deneyimin ortaklığı değişmez, nihayetinde acı çeker ve kedere teslim olurum. Travmatik süreçlerin nesnesiyimdir artık.  Üzerinde söz hakkım olmayan bir şeye dönüşmekteyimdir. Gariptir; seni kaybederken senle olan bağımın sınırlarını hiç olmadığı kadar net görürüm ama kendime yabancılaşırım. Kimim ben ve nedir bu belirsizlik? Seni kaybedince neden kendimi anlamamaya başladım ve hatta kendimi tanımaz oldum? Çok fazla soru, ama esasen şu: Ben kendimi kaybettim.

Bağlarla örülü ağlar

“Ben”i kurduğum yere bakalım o halde. Seninle –ve diğerleriyle- benim aramda her iki tarafın da deneyimlediği bir duygu iletimi vuku bulduğunda; sende gördüğüm ve güzel bulduğum şeyi kendime katmak isterim. Bunun için çaba harcarım, kendimden feragat ederim. –Tıpkı senin gibi.-  Etkileşim sürecine girmiş bulunuruz ki bu, birbirimiz için anlam ifade etmeye başladığımız andır.  Birbirimizle ilişkilenmemizi sağlayan anlam zemini, aramızda durmaksızın gelişen bir bağa dönüşür. Böylece seninle olan bağım “ben”i kurar ve sürdürür.

Yani ben aslında senle -ve onlarla- olan bağlarımla bir bütünün parçasına dönüşürüm ve “ben”liğime ilişkin değerleri oradan okur hale gelirim. Bağlardan oluşan anlamlı bir ağda –bağımı kaybedene dek- güvende yaşarım.  Bağ kurmaya ihtiyaç duyan yanımla, bağı kaybetme tehdidiyle yaşayan yanım el ele gider. Döngü böyledir; bağlarla var olurum, bağlarımı kaybettiğimde yaralanırım. Yara almaktan kaçamam. “İnsan bütünlüğünü (…) korumak isteyebilir, ama elinden geleni yapmasına rağmen ötekinin karşısında, dokunuşla, kokuyla, hisle, dokunuş umuduyla, hissin hatırasıyla çözülür.” (Butler, 2004) Yani etkilenir, ilişkilenir, ilişkiselleşir. Bu ilişkisellik ise ne seni ne beni, bağı oluşturur. Şiddetle karşılaşmanın bir yaşam biçimi haline geldiği gündelik hayatımda, bağlarım sayısınca yaralanabilirlik biriktiririm.Yani sürekli kaybetmeye açık hale gelirim. Yasımız bundan ibaret: Bir bağım vardı senle. Ne oldu ona?

                                             Foto: Kadir Celep, 2016 Onur Yürüyüşü

“Ben”in arayışı

Oysa kaybetmek bir çeşit keşiftir, zordur ama ben olmaya yönelik bir arayıştır.

“Belki de insan daha ziyade yaşadığı kayıp nedeniyle –muhtemelen sonsuza dek- değişeceğini kabul ettiğinde yas tutar. Belki de yas, sonucu tümüyle önceden kestirilemeyecek bir dönüşüm geçirmeye razı olmakla (belki de dönüşüm geçirmeye boyun eğmekle demeli) alakalı bir şey. Kaybetmek var, onu biliyoruz, ama bir de kaybın dönüştürücü etkisi var ve bu etki, haritası çıkarılabilir ya da planlanabilir bir şey değil.” (Butler, 2004)

İçinde var olduğumuz ağda yas, tekil bireylere ağır yükler yükleyen bir süreç. Ağlarsınız “güçlü ol” derler, ağlamazsınız “içine atıyor” olursunuz, gülersiniz “güldü” olur, içersiniz “içti.” Bir tuhaftır; ben kaybederim ve hem kederim hem diğerleri tarafından yönetilirim. Kaybı yönetmek, içimde korkunç bir erk mücadelesi haline gelir. Buna uygun başa çıkma yolları da birkaç tanedir: Zamanı her şeyin ilacı ilan ederim. Bunların geçeceğine, yeni bir düzen kurulacağına karar veririm. Kaybettiğimi, sanki kaybedemezmişim gibi erkten düşmemeye çalışırım. Kayıpla ilgili konuşmam. Hesaplaşmalarımı bitiremem. Bir yığın iş. İçimde bir devlet sürekli kaybettiğimin nereye gittiğini, neden kaybettiğimi sorup durur. Aslında keder tarafından denetlenirken, kendimi denetleme çabam ve kendime yaptığım baskı içimde çatışır durur.  Kaybın travmatik etkisi evet anlaşılır fakat bir o kadar da ataerkiden beslenir. Kuyruğu dik tutmayı şart koşar. “Sen”den bağımsız olmayan “ben”i kaybeder ve “ben”i aradığım senden sonraki bu keşifte, benden kaybın hesabını sorar. Dönüşümümü aksatır. Sanki hareket edemem de önceki evrede kalıveririm. Yasın bilinçaltıma yerleşik ataerkil biçimi, eyleyemediğim hissini yaratır. Oysa en etkin, en rahatsız edilmiş haldeyimdir: Arayışta.

Ölümden ötedeki köy

Bazı kayıpların yeni bağlar oluşturmaya açıklığı muazzam. Kaybedilen bağın ne denli güçlü olduğu ve ne çok insanın aynı kayıp üzerinde ortaklaştığı önem arz ediyor burada. Bulut’un çok sayıda insanla, aslında Bulut’u Bulut yapan değerler üzerinden etkileşmiş olması, muhatabı olmuş herkesin “ben”ine bir parça Bulut yerleştirmiş durumda. Kaybın ve buna bağlı yasın ortaklığı bir anda kendini arayan birçok insan çıkardı ortaya. Dönüşümü kabullenmek zor oldu. Bulut ve onu temsil eden değerler, bu anlamlı ağda birbirimize alıp verebileceğimiz –bende kaybolan yere senden alıp koyabileceğim ve sana da aktarabileceğim- başlı başına bir değere dönüşüyor her gün.

“Ölümün ardından kopan bağı nasıl onarırız?” sorusu cevaplandı: İlişkilenerek. Bahsettiğim şey, yerine yenisini koymak değil; bağ geliştirmek, kaybedilen bağı -ortak kaybedenlerle- dönüştürmek . Hatta senle –yani bu hikayede Bulut’la- kurduğum ilişkiyi nerelerden kurduğumu yakalamak, yani Bulut’a nereden bağlandığımı bulmak, oralara yatırım yapmak: Ölümden öte köyü inşa etmek. Kim olduğuma, ölümden ötedeki köyde yeniden rastlamak.  

Bunu böyle ifade etmese de kendi arayışında ilişkisel sürece girmiş pek çok insan var:

Bulut’un cinsel sağlık ve üreme sağlığı konusunda bilgiye erişim sorununu gündeme aldığı kampanyasına destek olmak üzere bağış topluyorlar:

http://www.1bulutolsam.com/bulutun-mektubu/

Bir de Bulut’un adına üniversiteli gençlere destek sağlayan Bulut Öncü Burs Fonu var:

https://www.tog.org.tr/bulutoncubursfonu/

Son olarak; kaybın ardından iyileşmek için şunları düşünelim, bu acı bizde bir bağ oluşturmadı mı? Bizim artık içinde kolayca birbirimizi anladığımız bu bağdan oluşan anlamlı bir ağımız yok mu? Yasımız ortaklaştıkça birbirimizle mübadele edeceğimiz değerlerin ışığında başka neler yapar ve yeni bir “ben” yahut “biz” oluruz?

“ ‘sana’ nasıl bir tarzda bağlı olduğumu bulmadan “biz”i bir araya getiremem. Sen benim bu yön şaşkınlığı ve kayıp üzerinden kazandığım şeysin. İnsan tekrar tekrar böyle varlık bulur işte, henüz tanımadığımız şey olarak.” (Butler, 2004)

Kaynakça

Butler, J. (2004). Kırılgan Hayat. İstanbul: Metis Yayınları.

Connelly, W. E. (1991). Kimlik ve Farklılık. İstanbul: Ayrıntı yayınları.

Simmel, G. (2009). Bireysellik ve Kültür. İstanbul: Metis Yayınları.