Yaşam / Siyaset

Yeşil Vekil Berivan Aslan: “Bu kışta bize düşen baharı örgütlemek”

7 Mart 2017

“Erdoğan Avrupa'da yaşayan taraftarlarını kurban ediyor. Bu çatışmalı dil yüzünden insanlar ayrışıyor ve entegrasyonu zorlaşıyor.”

Siyasal Bilimler ve Hukuk fakültesi mezunu Berivan Aslan, 2013 yılında Yeşiller Milletvekili olarak Avusturya parlamentosuna seçildi. Parlamentoda kadın sözcüsü ve tüketici hakları sorumlusu. Avusturya politikasına dair yaptığı işlerin dışında HDP'li milletvekillerinin, Barış akademisyenlerinin, gazetecilerin ve daha birçok muhalifin serbest bırakılması için Avusturya parlamentosunda yoğun çalışmalar yürütüyor. Kendisiyle Türkiye ve Avrupa'da yaşanan gelişmeler üzerine konuştuk. 

Referandum süreci ile birlikte Türkiye halkları yeni bir sancılı sürece girdi. Bu süreci ve referandum tartışmalarını nasıl yorumluyorsun?

Bu referandumun Türkiye halklarına bir getirisi olduğunu düşünmüyorum. Korkunç bir kutuplaşma söz konusu. Gazeteciler bana "Türkiye'de Türk-Kürt kavgası var mı?" diye soruyor. Ben de her seferinde "Türkiye'de demokratlar ve anti-demokratlar kavgası var" diyorum. Bu referandum da bunu bir kez daha gösterdi. Bu anti-demokratik gelişmelerden korkan sanatçılar, akademisyenler... Avrupa'ya yerleşmeyi düşünüyor ve de yerleşiyorlar. Ama bir yandan da ülke düzelir de geri döneriz diye umut etmeyi de sürdürüyorlar. Bu korku tabii ki hepimizde var. Çünkü Türkiye'nin nereye sürüklendiğini bilmiyoruz. Açıkçası bu referandumu Hitler'in "Ja" kampanyasına benzetiyorum. 1933'lerde Hitler bugünün başkanlık sistemine denk düşen bir sistem getirmek istiyordu. O zaman da pankartlar şöyleydi: “Tek lider, tek millet, tek bir evet!”
Hitler o dönemde %80'nin üzerinde “Evet” oyu aldı. O zamanki pankartları bugün Türkiye’de hazırlanan pankartlara benzetiyorum. Bu da beni biraz ürkütüyor. 
 

Avrupa'da, daha özelde Avusturya meclisinde Türkiye'deki gelişmeler nasıl karşılanıyor?

Daha çok diplomatik bir dil kullanılıyor. Ama bu durumdan Avrupa da hoşnut değil. Sadece Yeşiller değil genel sağcı partiler de bu durumdan rahatsız. Avrupa'da hiç kimse Erdoğan'ı liberal ya da demokrat olarak nitelemiyor. Öyle olsaydı referandum kampanyalarına engel olmazlardı. Ya da Erdoğan'ın lobi organizasyonuna tahammülsüzlük olmazdı. Bunların hepsi şu mesajı veriyor: “Senin yaptığın siyaset bizim demokrasi değerlerimize uymuyor.”

Erdoğan'a karşı geçtiğimiz aralık ayının başında ben ve parlamento içindeki 5 fraksiyon başkanı ile bir deklarasyon imzaladık Erdoğan'ın insan hakları ihlaline karşı, içeride tutulan bütün tutuklu muhaliflerin, gazetecilerin, barış akademisyenlerinin, HDP milletvekillerinin serbest bırakılması için. Biz bunu imzaladıktan sonra parlamentodaki bütün fraksiyonlar da bu deklarasyona imza attı. Bundan önce de HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmaması için benzer bir deklarasyonumuz olmuştu. Bunlar genellikle oy birliği ile parlamentodan geçiyor. Örneğin silah ambargosu... Bu ciddi bir adım. Bu konuda en cesur ülke Avusturya. Ama diğer ülkelerin de tavrı bu yönde olacaktır zamanla. 

Peki Avrupa göçmen tanımına bakınca ne görüyor?

Avrupa da bu konuda net değil aslında. Örneğin Almanya'dan Avusturya'ya gelen bir işçi de göçmen statüsünde. 60'lı, 70'li yıllarda gelen bir göçmen işçi topluluğu var. 90'lardan sonra Yugoslavya savaşından sonra gelen bir göçmen kitlesi var. Savaş bölgelerinden gelenler zaten mülteci olarak değerlendiriyor. Özellikle son dönemde Türkiye'den gelen bir göçmen kitlesi var. Bu kitle entelektüel ve akademisyen kesimden oluşuyor. Buna Avrupa'nın hazır olmadığını görüyoruz. Buraya gelenler aynı mesleklerine devam etmek istiyorlar. Ama onların bu isteklerini karşılayacak bir iş piyasası yok. 

Dünyada yükselen bir sağ popülizm var. Bu durum Avrupa'daki halkları nasıl etkiliyor?

Avrupa halkı bu yükselen faşizm popülizminden etkileniyor tabii ki. Bu popülizm insanların korkularını tetikliyor. Varoluşsal dengelerini sarsıyor. Kiralar pahalı, maaşlar yüksek, iş piyasasında yer edinme, rekabet... Küçük esnaflar boğulmak üzere. Büyük firmalara bir zarar gelmeden krizin faturasını küçük firmalar ödüyor. Bu tablo karşısında dinci/milliyetçi partiler günah keçileri arıyor. Bizler bu sistemin koruyucusuyuz, bizi seçmez iseniz kaos olacaktır demeye başlıyorlar. İstikrarı biz sağlayabiliriz ve Müslümanlar potansiyel terörist, gelen göçmenler kalifiye değil. Biz olmazsak bunlar bizim bütün kültürümüzü elimizden alacaklar, yaşam kalitemizi geriye götürecekler, şehirlerimizi bombalayacaklar... Bu partiler bu günah keçisi teorisini çok iyi kullanıyorlar. 



Evet IŞİD islamafobinin yükselmesine neden oldu. Ama bunun bir diğer nedeni de Tayyip Erdoğan'dır. Lobi faaliyetleri ile her tarafta baskı oluşturmaya çalışıyorlardı. Ve bunların hepsi Türkiye'den kumanda ediliyordu. Bu politika dinci milliyetçi göçmenler arasında karşılık buluyor. "Bak Erdoğan demişti, Avrupa bizi müslüman olduğumuz için istemiyor. Ben niye Almanca öğreneyim. Zaten ikinci sınıf vatandaşım. Entegre de olamam bu koşullarda" deyip hemen kabuğuna çekiliyor ve tamamen entegrasyonunun dışında kalıyor. 

Erdoğan böylece Avrupa'da yaşayan kendi taraftarlarını kurban ediyor. Onlara en büyük zararı kendi veriyor. Bu çatışmalı dil yüzünden insanlar ayrışıyor ve entegrasyonu zorlaşıyor.

Göçmenler çok farklı alt gruplardan oluşuyor. Bu gruplar içinde LGBTİ göçmenler Avusturya'da ya da Avrupa'da nasıl yaşıyor, nasıl örgütleniyor? 

LGBTİ gruplar içinde Viyana'da da bir ayrışma söz konusu. Ulusalcı olanlar ya da Kürt/Alevi olanlar. Ama buna rağmen çok iyi bir dayanışma ağı var aralarında. Ama burada birçok sol ve devrimci dernek tarafından unutulma söz konusu. Burada ötekileştirmeyi kastetmiyorum. Bu konu hakkında çok az bir bilgiye sahip olduklarından kaynaklı. Bu da buradaki göç sosyolojisi ile ilgili olan bir şey. Buraya işçi olarak gelen insanlar kırsaldan çıkıp gelmişler, şehirleşmeyi yaşamamışlar. Böyle olunca insanlar çok fazla bununla temas edemiyorlar. Özellikle ben tanıdığım bireylerin aileleri ile çok konuştum. Tamam, belli bir demokratik duruş söz konusu. Ama bu cinsel yönelim konusunun geçici olduğunu düşünüp buna göre hareket ediyor, böyle düşünmek istiyorlar. Bu konuda bilgi alacak herhangi biri, ya da bu anlamda onlara yardımcı olacak herhangi bir kurum da yok. Çünkü kendi anadilinde uzmanlık verebilecek bir kurum da yok. Bu eksiklikleri doldurabilmek için demokratik kitle örgütlerine burada çok iş düşüyor aileleri, bireyleri daha fazla aydınlatmak adına. Bunun mümkün olabileceğini, derneklerin bu tür çalışmalara açık olduğunu düşünüyorum.

Anlattıkların daha çok göçmen LGBTİ’lerin yine göçmenlerle olan ilişkisine işaret ediyor. Peki göçmen LGBTİ'ler ile Avusturyalı LGBTİ’ler arasında nasıl bir ilişki var?

Avrupa'da en iyi entegrasyonu göçmen LGBTİ'ler gerçekleştiriyorlar. Diğer göçmenlere göre Avusturyalı LGBTİ'ler ile daha hızlı bir araya geliyorlar. Avusturya toplumunun içine daha erken karışıyorlar. Ortak projelere daha yatkınlar. 

İnsanlar politik bir tıkanma içinde. Berivan Aslan şu dönemi nasıl okur? Ne yapmayı önerir?

AKP kitlesini tek taraflı düşünen, gelişime kapalı olan bir kitle olarak tanımlıyoruz. Ama bu tuzağa biz de düşmemeliyiz. Farklı eylem tarzları geliştirebilmeli, bazen bir e-mail'in 50 kişilik bir yürüyüşten daha etkili olduğunu anlamalıyız. Özellikle Avusturya özelinde söylüyorum. Sosyal medyada bana Madımak ile ilgili bir nefret söyleminde bulanan birine karşı dava açtım ve bu davadan gelen parayı yine Madımak yararına kullanacağım. Bu ve buna benzer argümanları kullanabilmeliyiz burada. Hükümeti eleştiriyoruz ve kimse bize vatan haini veya terörist demiyor. Bu büyük bir lüks. 'Biz devrimciler' 1 Mayıs'larda hâlâ kim önde yürüyecek tartışması yaparken faşizm, neo-liberalizm aldı başını yürüdü. Beraberliklerimizi güçlü kılıp moralli bir şekilde mücadeleye devam etmeliyiz. Çünkü bu uzun bir maraton. Dünyada her zaman savaşlar, kötü dönemler, krizler oldu. Şu an da dünya bir kış yaşıyor ve bu kışta bize düşen baharı örgütlemek ve kendimizi güçlü ve iyi tutmak.