Gökkuşağı Forumu

Negatifin trajik kaderi

26 Şubat 2017

Hikayeciliğin en büyük dayanağı insanların farklı durumlarda bile belli başlı duyguları yaşadığı varsayımıdır. Biri iş hayatında, öbürü ailede, diğeri aşkta, beriki devlet işlerinde, bir diğeri arkadaşlarıyla ama sonuçta tüm insanlık aynı sıralı duyguları, artık her kişi kendi kapasitesinin kaldırdığı düzeyde, karmaşıklaştırıp yaşar. Bunu genetik olarak Uganda’dan Paris’e kadar herkes böyle yapar, zaten bu sebeple de iletişim kurabildiğimiz her canlıyla da illa ki ortak bir alan bulabiliriz, barışın temeli de bu iyi niyetli anlayışa dayanır. Fakat bugün başka bir konu kafama takıldı. Aldanma, aldatma durumu. Durum diyorum çünkü bu temel bir konu değil sadece bir yansıma.

Aldatmak, tabi ki kendini aldatmayla başlar. Önce bir gözlerinden bakışlarından soğur bu insanlar, vücutlarını, becerilerini, geçmişlerini sevmezler. Hor görülmüş, ezilmiş, haksızlığa uğramış hissederler.

Görsel: Vadim Kiselev - Don't Leave Me

Burada yolun bir sağı bir de solu vardır, hangi yöne gideceğini de ne belirler, hiç bilemiyorum. Fakat gidilince ne oluyor kabaca belli. Kendimize acıyabiliriz, elimizden bütün kuvvetimiz zalimlerce alınmış hissedebiliriz, bir trajedi içinde tatlı melankolimizi yaşayabiliriz. Ardından kuvvetlenir yeni kararlar alırız, kendimizce adaleti yeniden sağlamaya çabalarız. Mesela bizi aldatanları biz de aldatırız. Bu intikam ilahi adaleti sağladığı için haklı da buluruz kendimizi. İki yanlışla bir doğruya varırız, hem de bilimsel bir sonuç aldık. Oh hadi yırttık!  Her şeye rağmen gene güçlüyüz.

Ya da yüzleşme ihtimalimiz var. Döneriz geriye, yahu evet bunlar başıma geldi de asıl ben neden durdum deriz, diyebilirsek. Bir daha böylesine çökmemek için şimdi ne yapsam ki diyebiliriz, tabi yerse. Hadi diyelim onu da dedik, sonunda kabulleniriz, peki bu bizi nereye götürür. İlahi adalete götürmediği kesin zira destan yoksa, trajedi yoksa öyle şaşalı bir son da yaşayamayız. Bir daha aynı hatayı yapmayacağımızın da garantisi yok... E ne oldu? Sadece biraz olgunlaştık. Sadece aldatmanın ve aldatılmanın o pis kısır döngüsünden çıktık. Bir yanlış olduğu gibi kaldı, onu, başka bir yanlışla doğruymuş gibi kendimize yedirmedik.

Mesela hikayemizde bir karakter yaratırken, onun sevdiğini aldatmasını istiyorsak ki bu sevdiği her hangi bir varlık olabilir (sevgilisi, arkadaşı, ailesi, işi, sanatı) ona bu cibilliyetsizlik özelliğini yüklememiz gerekir. Kafasının biraz az çalışır, sık sık kendisini sabote etmeye yeltenir bir yapıya sahip olması gerekir. Misal bu dizilerde bolca bulunan o kararlı erkek (ya da kadın) karakterlerle olmaz o iş, tutar sağlanamaz. Bunların; ne yöne çeksen gider tiplerden olması gerekir, hani sırf arkadaşı rüşvet alıyor diye rüşvet alır bu tipler, sırf etrafındakiler rakı içiyor diye rakı içerler, tutan dizilerdeki karakterleri gerçek yaşamlarında oynarlar, uyum sağlamak için hoşlanmadıkları işlere kendilerini koşarlar; zira bu tiplemelerin kendi fikirleri de zikirleri de yoktur.  Bu basiretsiz halleri içinse, kader, geçmiş, düzen gibi genel sebepler gösterirler, böylelikle yanlışı de ikilemiş, bir işi de becermiş hissederler.

Destanların da trajedilerin de kendilerini okumayanları dahi tesiri altına alma gücü nasıl oluyor da oluyor bilemiyorum. Herhalde tıpkı kaş göz rengi gibi bu bilgi de bize genetik olarak geçiyor diye düşünüyorum bazen. Genel bir bahane arıyor ancak maalesef bu hüzünlü konuyu kimseyi suçlamadan, yargılamadan nasıl bitirebileceğimi de bilmiyorum. İki yanlış bir doğru yapmıyor, o sadece, negatif kelimesinin yan anlamlarda hatalı kullanımının trajik bir sonucu.