Gökkuşağı Forumu

Boğaziçi’de bir aşk hikayesi: Güllü’den Değmezmiş Sana

Cuma, 24 Şubat 2017

Muhalif – iktidar çatışmasında muhalifler, iktidarın doğasını reddederken Krilov’un fablındaki doğa tarihi müzesini gezen Bay Meraklı gibidirler. Bay Meraklı müzedeki meraklı ve “titiz” gezisinden sonra doğa tarihine dair bilgilenmiştir bilgilenmesine; ama o müzede göremediği fil vardır anlatılarında. İşte Bay Meraklı için o fil neyse iktidarın doğasının en azından temellerini bildiğini iddia eden entelektüel muhalif için de cinsiyet politiği odur. Gözden kaçırır, ya da kaçırmak işine gelir onu her türlü muhalif pratiğinde. Pratiğinde, iktidarın cinsiyet politiğine dair hiçbir muhalefet göremeyiz.

Çok üzgünüm ama bir ülkede irrasyonel biyolojik determinist algıyla yalnızca heteroseksist ve (veya bile değil) cisseksist evliliklerin meşruluğu söz konusuyken o ülkenin bir akademisinde akademisyenlerin yüzde doksanından fazlasının medeni durumu “evli” ise ve öğrencilerin de bir o kadarının medeni durumu “evli”lik yolunda ilerliyorsa anlamıyorum nedir akademideki bu ızdırap? Izdırap dediğim de asla Güllü’nün Değmezmiş Sana’sındaki gibi arabesk ve trash bir feminist yüzleşmenin getirdiği ızdırap falan değil. Aksine safları daha da sıkılaştıran, hiç dönüp de biz nerede hata yapıyoruz diye bakmak şöyle dursun bulunduğu konuma daha da sarılan romantik bir ızdırap.

Akademideki tek eşli, kutsal, heteroseksüel-cisgender çift olma haliyle tek bir yüzleşme vardır: DEĞMEZMİŞ SANA! Tam da Güllü’nün klibindeki gibi flashbacklerle olmalı bu yüzleşme zira o flashbackler bir daha asla yaşanmayacak emsalsiz kişisel anlar değil de aksine “Halimden şıp diye anlarsınız, sizin de başınızdan geçmiştir” dercesine klişe anlar. O Hisarüstü kafelerine çift çift gitmeler,  mıç mıç baybaylaşmalar, şapşik şapşik verilen güller, birlikte eve çıkmalar, başka bir Allah’ın kuluyla görüşmemeler, evde televizyon seyrederken bıcır bıcır yastık savaşı yapmalar… Üniversitelerin seksüel romantik sefaleti! Bu sefaleti de sepya görüntülü flashbacklerle göstermekten daha iyisi olamazdı böyle bir klibin görüntü yönetmenliğinde.

Güllü’nün bu şarkısının klibini Boğaziçi’de çekmiş olması bir eğretilik yaratıyor Boğaziçililer ve bilumum üniversiteliler için. Grotesk bir güldürü gibi izleniyor bu eser. Bir ironik gevşeklikle gülünüp geçiliyor bu şarkıya ve bu üniversiteye hiç ait olmayacak bir alt-sınıf hikayesiymişçesine “La Güllü ve Boğaziçi mi, ahahahah!”dan ötesine geçilemiyor.  İtirazım var! Höst! Yavaş ol öğrenci, yavaş ol akademisyen, bu anlatılan senin hikayendir. (Bu yazıyı da biraz da bu kesime öfkeden yazıyorum.)

Bir dön bak üniversitenin fiziki durumuna, sonra da entelektüelin haline ve bunların altına sürekli serilip duran o malum aşk hikayelerine. Bir bak bakalım… Ne fark var bu klipten senin hikayenin de o seçkinci ironiler falan? Ha biraz fark var tabii açıkçası. Mesela, klipteki hikayelerin cortladığı yerlerde Güllü daha ziyade alt-sınıfa atanmış, açığa vurulan, herkese bağıra bağıra anlatılan trash feminist bir kadın “pişmanlığı” yaşarken aynı hikaye “gerçekten” buralarda yaşandığında orta-sınıf utançlar ve sansürlerle takılan mood’lardır tek fark Güllü’nünkiyle seninkisi arasında. Tabii ki birincisi sınıfı itibariyle protesttir, diğeri ise konforun hiç de mümkün olmadığı kötü konformist bir utançtan ötesi değildir.

Şimdi birazcık bu “anlatılan senin hikayendir”e dönmek istiyorum ve itiraf etmem gerekirse bu “sen” dediğim heteroseksüel, cisgender erkek değil. Ona her hikaye Paris, oraya da geleceğim. Neyse, hikayeye dönersem, Güllü bir sabah uyanıyor, simsiyah bir geliniğimsi yas kıyafetiyle Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısına geliyor. Sonrası malum, hafızası akıyor da akıyor. İşte bu yüzleşmenin sloganı da “DEĞMEZMİŞ SANA!” bağırtısı. Neden değmez peki? Klipteki “aldatma” temalı yüzeysel sebebi bir kenara bırakalım.  Zaten aslında o “aldatma” hikayesi, tek-eşli kutsal heteroseksüel cisgender aşk hikayesinin “güzel” bir devrimidir.  Bu görünen sebebi bir kenara bırakalım. Peki aslında neden değmezmiş ona?

Bu düz romantik hikayenin akademide kârlı çıkan tarafı eril’dir de ondan değmez. Mesela 2.240 tarihçi akademisyen üzerinden yapılan araştırmanın sonuncunda diyorlar ki doçentken evli olan veya doçent olduğunda evlenen kadın akademisyenlerin profesör olma süreleri ortalama 7.8 yıl sürerken hiç evlenmeyen kadınlarınki 6.7 yıl sürüyormuş. Sonra buna karşılık doçentken evli olan veya evlenen erkek doçentlerin ise profesör olma süreleri ortalama 5.9 iken evli olmayanlarınki ise 6.4 yıl sürüyormuş. (Buyrunuz kaynak: https://www.historians.org/publications-and-directories/perspectives-on-history/january-2013/gender-and-success-in-academia )

Eeeeee şaşırdık mı? ASLA! Açılıp, dinlenir mi bir Güllü, TABİİ Kİ! İşte bu gibi onlarca sebebin birikmesiyle hakikaten değmez canım, değmez bir tanem “aşk” için her şeye.  Hem bak sonra gemileri yakan o protest tavra da sahip olamıyorsun Güllü gibi. Olabilsen ne âlâ; ama senin payına ancak orta-sınıf utançlarla iyice içinden çıkılmaz bir hal kalıyor bu düz kutsal aşk hikayesinden.

Ezcümle, akademiler tek düze kutsal romantik ilişkilerin evliliklerle kutsanmasıyla sadece ve sadece ve sadece erilleşir. (İktidarın doğasının müzesinde o görmediğini hatırla, yok sayma!) Hiçbir rejimden ve politik düzenden çıkarı zedelenmeyecek kadar esnek bir hale gelir erilleşen akademiler ki şu an içinde bulunduğumuz akademi çok da farklı değil bu halden. Üstelik dışarıdan bakıldığında fazlaca muhalif de görünüyor olabilir akademi cinsel politik pratikler gözden kaçırıldığında, “Allah Allah bu direnişe rağmen bize bunları nasıl yaparlar yaaaaa!” diye sayıklamalar, sayıklamalar, sayıklamalar… O sebeple belki de akademiler biat ediyordur. Hele sosyal bilimler, daha da gümbür gümbür bir biat halindedir. Söylem düzeyinin ötesinde, sisteme altyapıdan kanalize bir biattan söz ediyorum. Fikrî düzeyde bir yanlışlık olduğunu görüp, söylerken başına gelen baskılar karşısında romantik üzgünlüklerin ötesine geçememesi aslında çıkarının çok da zedelenmediğindendir belki de. Neticede bu akademilerin ezici çoğunluğunun cinsel politiği nedir? Kim bunlar da bir türlü yardan da serden de geçip gerçekten biat etmeyen bir hal alamıyorlar? Belki de Güllü’nün klibindeki gibi büyük politikadan bağımsız daha özel hayata dair “aldatma” düzeyinde yüzleşmeler gerekiyor. Sisteme temelden bağlı olduğu kutsal değerlerin çöküşü mesela… Aile olmayanlar, biraz daha düz romantik ve resmî cinsel politik hikayeden azade olanlar, yardan ve serden geçmelerle terk etmekten korkmayan “tehlikeli” bir akademimiz olabilir belki böyle sert yüzleşmelerle. Kim bilir? Ya da belki de o kadar da mutsuz değildir akademiler biat etmekten. Kim bilir?

Tespit 1: Klipte o zamanlar kimse kapıda güvenliklere kimlik mimlik göstermeden üniversiteye girebiliyor. E şimdilerde ise güvenliğimiz falan filan tabii… Hoş kimliğiniz falan yoksa da Migros kartı göstererek de girebilirsiniz; ama yok göstermemekte diretirseniz bu güvenlik illüzyonuna çoktan kanmış tiplerin “Ama ya güvenliğimiz…?” ahkamlarına maruz kalabilirsiniz.

Tespit 2: Bu klibin bilinçli-bilinçsiz yapılmış olsun fark etmez üniversiteli kadının “heteroseksüel cisgender tek eşli romantik ilişki” ile başlangıç düzeyinde de olsa feminist hesaplaşması olduğunu düşünüyorum. Lakin bir ara Güllü’nün tüm akademinin düz romantikliğini bilinçli bir şekilde trollediğini de düşündüm. Böyle olsa pek hoş olurdu; ama feleğin çemberinden geçip değmezmiş sana diye bu hesaplaşmayı açık hale getirmekten korkmayacak kadar yardan da serden de geçmiş bir kadının klibin sonunda “baba ocağı”na dönmesi de birazcık tribünlere oynama olmuş kabul etmem gerekirse. Ben bu kısmı keserek izlemeyi tercih ediyorum. “Anamın-babamın sözüne yıllar sonra geldim.” iması arabeskin o bireysel kayboluş halini romantizmin çiğ toplumsal yasına dönüştürmüş. O babalara da pek değilmiyor aslında yani. Gene de hikayenin korkak ve halka oynayan kısmını, yani aileyi, çöpe atarak izlersek ki bence şarkının gerçekliğinde aile falan yok zaten, baya baya günümüzün akademisine bir eleştiri olarak izlemek de pek mümkün. 

Bonus şarkı: Beyonce Ain’t Your Mama!