Gökkuşağı Forumu

Sürükleniyoruz ama nereye?

Cuma, 13 Ocak 2017

Bu hafta sahne beyaza büründü. Kar, kentlerin kartezyen koordinat sistemini örttükçe zaman ve mekânın çizgiselliğini kırıyor ve sonsuzluk hissi veriyor insana. Karı biz kentliler bu yüzden seviyoruz galiba. Sonlu ve sınırlı bir dünyada alabildiğine beyazlığa bakmak ve bu beyazlığı avucunun içinde tutmak, sonsuzluğu kavramak gibi bir şey olmalı. Ve varlıklar birbirine dokunmadan paralel olarak hareket etsinler diye tasarlanmış kapitalizmin otoyolunu da iptal ediyor. Yumuşak bir doğal felaket olarak yeryüzüne düştükçe otoyolun şeritleri görünmez olurken şeritlerini yitiren bireyler oyun alanına çeviriyorlar otoyolunu. Kar toplarıyla dokunuyorlar birbirlerine, birlikte kardan adamlar yapıyorlar.

Biz kar topu oynarken…

Ama yeryüzü sahnesi beyaza büründüğünde, sonsuzluğu duyumsayarak sorunlarımızdan kısa bir süreliğine uzaklaşsak da yeryüzünü yeniden kodlayıp yeni koordinat sistemine, faşizme göre örgütlemeye çalışanlar boş durmadılar. Uzun zamandır provalarına hazırlandıkları oyunu sahneye koymak için sıkı çalışıyorlar; metinler yazılıyor, yasalar çıkarıyorlar peş peşe. Biz kar topu oynarken daha fazla çizgili hale getiriyorlar yeryüzünü, daha fazla sınır, daha fazla mesafe, daha fazla ilişkisizlik. Karlar eridiğinde kıstırıldığımız hücreleri fark edeceğiz ama iş işten geçmiş olacak. Bir daha kar yağmayacak. Yağacaksak biz yağacağız bir doğal felaket olarak; başka çaremiz mi var?

“Tüm dünya bir sahnedir ve tüm erkek ve kadınlar birer oyuncu.”

Shakespeare’in ,“Size Nasıl Geliyorsa” oyunundan sık sık alıntılanan bu sözleriyle her karşılaşma durup düşünmek fırsatı yaratmalı bize. Yeryüzünde eyleyenler, yani aktörler varsa, durmadan sormalıyız: Hangi oyun sahneye koyuluyor ve bu oyunda bize biçilen rol nedir? Ve en önemlisi: Metni kim yazıyor? Tüm ülkeyi bir sahne olarak dekorlarla donatanlar rolleri çoktan dağıttılar bile. Bize biçilen rol, dekordur; artık duşakabin mi olursunuz, şifonyer mi? Size kalmış. Dekor olarak rolünüzü seçme hakkını tanıyorlar. Müthiş özgürlük! Rolünüzü seçin ve rolünüzün hakkını vermek için vakit geçirmeden çalışmaya başlayın. En çok da vestiyer rolü yakışacaktır size. Kimlik göstergesi giysileri ait oldukları yerlerde koruma altına alan dekorlar. Ama kimlikleri hiç sorgulamazlar. Kimliklerinin altında titreşen, her yöne dağılarak başka bedenlerle bağlantılar kuran, dolayısıyla kimliklerini parçalayan bedenleri hiçe sayacaklar.

Ben bu oyunda rol almak, dekor olmak istemiyorum diyen mızıkçılar da vardır, hem de çok. Senaryoyu ihlal ederek bir kar gibi yayılacaklardır mekâna, bir doğal felaket olarak. Çizgili mekânı pürüzsüz mekân haline getirecek ve kent içindeki gönül çelen imgelerin peşinden sürükleneceklerdir. Modern hayatın kahramanı olan flanör kentin içinde imgelerin peşinde sürüklenen ve ilişkisiz gibi görünen imgeleri birbirine bağlayandı ve sürekli kimlik değiştiren. Ya da sitüasyonistlerin “dérive” dedikleri sürüklenme tekniği. Yine kentin içindeki oyuncul sürüklenmenin tadını çıkarmayı öneriyordu. Kentin kamusal mekânı ortadan kalkarken modern hayatın kahramanları da görünmez oldular. Kent içinde aylak aylak dolaşmanın, sürüklenmenin devrimci bir eylem olacağı kimsenin aklına gelmezdi doğrusu.

Evet dünya bir sahnedir

Yine sürükleniyoruz ama bu kez sürüklenmemiz bir salın sürüklenmesidir: “Medusa Salı”. Gerçek bir olaydan esinlenerek Fransız ressam Théodore Géricault’un 1818-19 yıllarında yaptığı meşhur tablo. Kaptanın acemiliği yüzünden Senegal açıklarında kayalıklara çarpan “Méduse” fırkateyninden kurtulan ve derme çatma bir sal üzerinde açık denizde sürüklenen çaresiz insanları gösteriyor. Ve bu insanlar hayatta kalmak için birbirlerini yemek zorunda kalmışlardı. Evet, dünya bir sahnedir. Ama bize biçilen rol bu olmamalı. Bir kez daha “parabasis”i düşünelim; tıpkı Aristophanes’in oyunlarında olduğu gibi, maskelerimizi çıkaralım ve bir adım öne çıkıp bir yurttaş olarak seslenelim birbirimize. Parabasis, aktörlerin senaryoyu bir kenara bırakıp kendi duygu ve düşüncelerini söyledikleri ve çizgiyi aştıkları andır. Bir adım demeyin, kamusal mekânda atılacak bir adım, Neil Armstrong’un ay yüzeyinde attığı adım gibidir: “İnsan için küçük bir adım ama insanlık için büyük bir adım.”