Kültür Sanat

Taner Ceylan: “Modernleşme sürecinde homofobi bir nesne gibi ithal edilmiş”

Çarşamba, 19 Ekim 2016

Taner Ceylan, güncel sergisi “I Love You” (Seni Seviyorum) ile ilgili hazırlanma sürecini ve “fırçadan tuvale geçen” hislerini kaosGL.org’a anlattı. Keyifli okumalar!

Böyle muhteşem bir serginin ardından nasıl hissediyorsunuz?

Ben, sergiler sonrasında mutlu ve huzurlu hissedebilen bir sanatçı değilim. Midemde kelebekler uçuşur, hafif bir bulantı, hafif bir heyecan, merak... Resmim yeni bir koleksiyona giriyor mu, kim alıyor? Hakkımda kim yazıyor veya neden yazılmıyor? Kafamda bir çok soru dolanır. Tabi bunların hepsinin, tuhaf sanatçı paranoyaları ve abartıları olduğunun farkındayım ama tüm süreç sonlanana kadar da devam edecek, belli yani, kurtuluşum yok! (gülüyor)

Sotheby’s ile ilk defa çalışmıyorsunuz ama bu farklı. Nasıl gelişti süreç?

Sotheby’s, Londra’daki galerilerini üç yıl önce açtı, o tarihten beri bu sergiyi istiyorlar. Fakat öncesinde çalıştığımız Türk Sanatı Müzayedeleri süresince, benim adım onlarla birlikte çok anıldı, iyi de oldu ama fazla iç içe geçtik. Bu yüzden bir süre onlardan kaçtım açıkçası. Ancak dön dolaş sonunda tekliflerini gene de kabul ettim ve Londra’ya özel bir seri hazırladım. Şehrin hayatını, insanlarını, müzelerini göre göre böyle bir sergi çıktı. Yapım aşaması da serginin kendisi gibi sert oldu, sancılı oldu. Her resim birbirini doğurdu ve sonunda da bir bütün haline geldiler. Yorucu günlerdi.

Ve tabi ki merak ettiğimiz bir konu daha var: “yaşayan en pahalı Türk ressam” halen siz misiniz?

Şu an piyasaya dair bir fikrim yok ama ne güzel eğer o bensem. İnşallah daha da yükselir, artar, daha da aşarım sınırlarımı.

“...resimlerimin geldiği fiyat, galeri manipülasyonu değil.”

Nasıl belirleniyor bu fiyatlar?

Çok parametresi var! Uluslararası dolaşımınızdan, bulunduğunuz noktanın piyasa hacmine kadar... Evet, eserlerimin rakamları ülkemiz için yüksek fakat şunu unutmamak lazım; küçük bir Richter sordum Art Basel’de, 60-70cm büyüklüğündeydi ve fiyatı 6,5 milyon Euro. Türkiye’nin toplam sanat hacmi yaklaşık 4 milyon civarında. Adamın bir resmi, bir diğer ülkenin sanat hacminden fazla. Avrupa’daki piyasa böyle, büyük. Ve aynı oranda da koşulları bize nazaran sert. Bir sanatçının bu değere ulaşması kolay olmuyor. Benim resimlerimin geldiği fiyat da bir galeri manipülasyonu değil. Zamanla, bazı koleksiyonlara girdikçe oluştu.

Maalesef Türkiye’deki galerilerle bu standartta bir çalışma yapamıyoruz. Bunun bazı fiziksel sebepleri de var. Mesela ben Moma’da sergilenmek istiyordum ancak bunu yapabilecek adamı İstanbul’a getirmemiz mümkün değildi. Oysaki doğru yerdeyseniz bu tür insanlara görülebiliyorsunuz. Galerinin önünden geçiyor, iş çıkışı yarım saat açılışınıza uğruyor ve siz fark ediliyorsunuz. Zaten benim işlerim de böyle tesadüfler ve tabi ki galerim Paul Kasmin’in çabalarıyla değerlendi.

Gene de yarın ne olacak, bilemiyorum. Fiyatlar düşebilir, yükselebilir ama bir tek şey var sözünü verebileceğim: Daha iyi eserler üretmek için çalışmaya devam edeceğim.

“Tuvalin başına geçtiğin zaman gerçekler ortaya çıkar. Kendine yalan söyleyemezsin.”

Serginiz, Acıların Adamı tablosuyla başlayıp Seni Seviyorum ile bitiyor, bu hayatınızın kaç yılını simgeleyen bir süreç?

Bu sergi aslında 1,5 yılda çıktı ama siz ona 1,5 yıl artı kırk sekiz deyin. Bütün hayatımın son dönemi bu, koparamazsınız. İlk yaptığım boksörden son yaptığım boksöre, ilk yaptığım oto portreden son yaptığıma kadar uzanan bir süreç ve sergi son durumumu, bugünümü gösteriyor.

Peki nedir o son durum?

İçinde bulunduğumuz koşullar malum, İsa’nın vadettiği cennet, John Lenon’ın hayal ettiği o umutlu dünya yok. Çok karanlık bir ortamdayız. Artık bunu biliyoruz. Buradan nasıl bir ışık çıkar bilmiyorum. Aslında ben her zaman çok umutlu bir adam oldum. İyiyi çekmek için çok çabalarım, çevremdekiler de iyi bilirler. Ama; bir ressam tuvalin başına geçtiği zaman gerçekler ortaya çıkar. Kendine yalan söyleyemezsin. Bu seride de olduğu gibi...

‘Seni seviyorum’ ne kadar tehlikeli bir cümle aslında değil mi?”

Acıların Adamı tablonuz Pedro de Mane’nin Prag’da sergilenen bir ahşap heykeli. Bu tabloyla açılıyor sergi ve serinin de resmettiğiniz ilk çalışması. Neden onu seçtiniz?

Man of Sorrows’u (Acıların Adamı’nı), bir sergi ilanında gördüm ve aşık oldum. 600 yıl önce yapılmış bu ahşap heykel, günümüzün plastik gerçekçi heykelleri ile kıyaslanınca çok daha az detaya sahip. Fakat içinde insanlığa dair bütün trajediyi barındırıyor. Gözlerin kısıklığı, ağzın açık durusu, ellerini uzatmış, acı çekmeye gönüllü... Ölmeye razı. Tanrı ila İsa’nın ilişkisini apaçık anlatıyor. Biri ‘Seni sevdiğim için yanımda istiyorum’ diyor diğeri de ‘al beni!’ diyor. Bu duygu beni çok etkiledi. Man of Sorrows tablosundan sonra gelenler de hep aynı duyguyla, aynı trajediyle oluştu.

‘Seni seviyorum’ ne kadar tehlikeli bir cümle aslında değil mi? Ne kadar bencilce, ne kadar şiddetli bir cümle. Seni koşulsuz seviyorum diye bir şey de yok. ‘Benim olacaksın’ diyor. Tanrı, orada başka bir çözüm bulamaz mıydı? ‘Hayır ölme, hayatta kal. Acı çekme, hem benim ol, hem insanlığın’ diyemedi, değil mi?

Bu arada, Katalog çok şık olmuş gerçekten, siyah kumaş kapağı ve varak detaylarıyla albenisi yüksek bir kitap. Fakat sıralama sergiden farklı. Boksör ve İsa sergi salonunda birbirlerini görecek şekilde yerleştirilmişlerdi fakat Kataloğunuzda birbirlerine uzaklar. Neden farklı?

Katalog tarihe göre fakat galeri benim zevkime göre yerleştirildi. Bu iki tablonun birbirlerine bakmalarını istedim. Çünkü Boksörde de İsa’daki kabulleniş var. Tıpkı Man of Sorrows’daki gibi kabullenişin hem dinsel, hem toplumsal hem de cinsel boyutu iç içe geçmiş halde o tabloda.

Sergi kataloğundaki Erinç Seymen’in yazısı da bu ikili duyguyu çok güzel anlatır; acı çeken kişi aslında utanmıyor, köle efendi ikilisinde senin gördüğün kişi köle değil, aslında efendi O diyor Seymen.

“Tablomda kullandığım ‘İsa Kutsarken’ isimli bir eserdendi fakat benimle vurgusu tamamen değişti ve ‘İsa Pişmanken’ haline geldi.”

Gelelim bir sonraki tabloya: Londra’yı tiyatrodan, üçlü sahne yerleşiminden, Shakespeare’den ayırmak mümkün değildir. Messina’da da buralara özgü bir tiyatro sahnesi var sanki değil mi? İsa, figür ve yansıma üçlüsü...

Evet, benzer bir sahne oynandı hatta, ben de çok etkilenmiştim. Tablomda kullandığım ‘İsa Kutsarken’ isimli bir eserdendi fakat benimle vurgusu tamamen değişti ve ‘İsa Pişmanken’ haline geldi. ‘Ben ne yaptım? Aslında bu değildi istediğim.’ diyen bir hale büründü.

Yerde, onun önünde acılar içinde, eli kolu bağlı bir adam... Herkes üzgün. Çok karanlık aslında. Ancak burada yerdeki figürü yansımalarla nesneleştirdim ve his değişti. Figür, mermer bir obje haline bürününce durum şıklaştı. Aynı zamanda da üçlendi. Arkadaki İsa ile birlikte bir tiyatro sahnesi haline geldi ve artık durum hem izleyici hem de figür için dayanılabilir bir hale geldi. Böylece, acı, izlenebilir, görülebilir oldu.

“Bu resimde; tanrının da bizim bu acılı halimizi görmesini gerçekten istiyorum. ‘Ne yaptım ben?’ demesini arzuluyorum.”

Peki burada Tanrı’nın da insanları kabullenişini de mi görüyoruz? Bu iki varlığın -İnsan ve Tanrı’nın- adım adım Seni Seviyorum tablosunda birleşmesini, tek bedende buluşmasını mı izliyoruz?

Sanatçının çelişkisi aslında bu, resim bir belgesel türü değil, doğru da değil, gerçek de değil. Bunların hepsi bir sanatçının hastalıklı düşünceleri tabi ki. Ve sanat zaten çelişkilerde var oluyor. Bu resimde; tanrının da bizim bu acılı halimizi görmesini gerçekten istiyorum. ‘Ne yaptım ben?’ demesini arzuluyorum.

Tabi diğer yandan da bu arzumu da sorguluyorum. Zaten ana konum; insani kabulleniş. Sufizim’de ne gelirse hayır için gelir, üzme canını, eninde sonunda iyiye çıkacaktır felsefesi vardır. Hatta Merkez Efendi diye bir ermiş var, neden merkez? Çıraklıktan ustalığa geçerken, şeyhi ‘Dünya’da değiştirmek istediğin ne var?’ diye sormuş.

O da ‘Hiç bir taşı yerinden oynatmazdım, her şeyi kendi merkezinde  bırakırdım’  demiş.

Mesela ben hayvanların yeniliyor olmasından, onların toplu üretimlere sokulmasından çok mutsuzum. Tüm bu kötülüklerle dolu bir gezegende yaşamaktan huzursuzum. Burada benim için bir aksaklık var. Sorun var. Ama Merkez Efendiye dönersem de; her şeyi merkezinde bırakmak lazım. Çünkü akıntı bir şekilde hep iyiye gidiyor. Böyle de bir gerçek var. Deneyimledim de ben bunu. Ölüm tehditleri aldığım günlerde, galerimin benim için tuttuğu koruma zamanla benim en yakın arkadaşım, sağ kolum oldu. Bana ehliyet aldırttı, atölye aldırttı vesaire. Hayatım değişti, iyileşti. Eh, şu anda o ölüm tehdidini edenlere, tüm bu gelişmelere vesile oldukları için bir şükran borçlu olmam lazım, değil mi? 

Yani; insana has o kabullenişi de kavramak gerekiyor. Neyin ‘iyi’ neyin ‘kötü’ olarak hayatımıza girdiğini bilmiyoruz. Bugün kötü dediklerimiz, iyi bir yarına götürebiliyor bizi.

“... biz şu anda dünya kötüye gidiyor diyoruz ama hiç bir zaman da huzurlu olamamış ki.”

Kaderci bir yaklaşımı da kabullendiklerinizin arasına mı koyuyorsunuz?

O kadar da kendimi bırakamıyorum tabi, kime ne kadar güvenebiliriz? Ailemize, arkadaşlarımıza, insanlara, hatta Tanrı’ya ne kadar güvenebiliriz?

Fakat şöyle gerçekler de var: Mesela, biz şu anda dünya kötüye gidiyor diyoruz ama hiç bir zaman da huzurlu olamamış ki. Orta çağ, kırklı yıllar, kölelik evreleri... Hatta evren bile keza böyle; karadelikler, patlamalar, çarpışmalar.... Şiddet, haksızlık, kan revan haldeymiş hep. Açıkçası bir sürü çelişki barındırıyorum içimde, neye nasıl yaklaşacağımı bilmiyorum (gülüyor).

Ancak şundan eminim: Ben bağışlamaktan yanayım, çünkü o zaman karşılıklı konuşulur. Barış olur, iletişim olur. Dünyada da Tanrısal düzeyde bir bağışlamaya ihtiyaç var, tam da şu anda.

“Biri bizi o kadar acıttı mı? Bu acıya rağmen sevmeye devam ettik mi? Bizi tokatlayan biriyle seviştik mi? Dürüst olalım; hayatımızın bir anında dahi olsa acıdan haz duymadık mı?”

İçinde bulunduğunuz döneme, olgunlaşma çağı diyebilir miyiz? Artık çelişki ve çatışmalarınızı kabullenmiş, sanatçılar için olgunlaşma çağı denilen o sürece girmişsiniz sanki.

Olgunlaştım mı bilemiyorum ama en azından görüyorum, hiç bir şeyi görmezden gelebilecek durumda değilim artık. Ülkece de bu durumdayız ya zaten. Artık ‘görmek istemiyorum’ diyemiyoruz. En son portremde de öyle, kan revan içinde kaldık ama hala ayaktayız. Yıprandık, yorulduk... E tamam, ne yapalım yani? Sigaramı içiyorum, işime devam ediyorum.

“...bazı resimlerimi geri satın aldım. Hem de sattığımdan çok daha pahalıya... Benimle olmalılar dedim, delilik yaptım yani!”

Londra’daki Bandage Boys isimli, kendilerini İsa geleneğine göre bağlayıp kamçılatan bir gruptan esinlenerek iki tablo hazırlamışsınız. Özellikle bunları izlerken güzellik ve romantizm anlayışınızın değişmiş olduğu hissine kapıldım.  Aşk tanımı da farklılaşmış... Bu yeni hali anlatır mısınız biraz?

Kaynağım gene Rönesans, Barok, Klasik sanat ve buralardaki estetik. Fakat Adnan Çoker’in boşluğu var üzerlerinde. Kayıp resimler serisinden beri mekanları, peyzajları kullanmıyor ve dikkati vücuda çekmek istiyorum. Burada da siyah fonlar kullandım.

Bahsettiğiniz iki tabloda da vücutlar kamçılanmış, zedelenmiş olmasaydı bambaşka görünürlerdi. Oysa artık o vücudun sahibi de acıyor; o tenin pembeliği, açık yaralarıyla kendisine dokunanın da içini sızlatacak, dokunana da acı verecek bir vücut var. Ellerin duruşuysa Rönesans’taki gibi güzel. İşte bu karmaşa da alışılmadık bir romantizmle karşı karşıya bırakıyor izleyiciyi. Soruları bol bir romantizm. Biri bizi o kadar acıttı mı? Bu acıya rağmen sevmeye devam ettik mi? Bizi tokatlayan biriyle seviştik mi? Gerçekten, hayatımızın bir anında acıdan haz duyduk mu? Tanımadığımız, farklı bir durum bu. Ama var olduğunu bildiğimiz ve izlediğimiz bir konu.

Boksör’de de benzer bir romantizm var. Gözlerinin içine bakıyor, seninle iletişimde. Aynı ahşap heykel gibi; davetkar, alabildiğince cinsel tınısı var ama işte çelişki tam burada başlıyor. Kan da var, acı da var, güzellik de, romantizm de, aşk da... Detayını inanın ben de tanımlayamıyorum. Zaten asıl derdim de; bu tanımlanamaz saf duygunun dışarı fışkırması. Acının ve zevkin karmaşasının, tüm saflığıyla tabloda belirivermesini istiyorum.

“Zaten her şey bir figüre aşık olmakla başlar”

Kaynağını belki Klasik Avrupa sanatından alıyor ama bahsettiğiniz ruh hali tam da şu anki sosyal durumumuz aslında.

Evet, kendim de yaşıyorum bu çelişkiyi. Şu dünyada çok şikâyetim, çok derdim var değil mi? Hayvanlar konusunda, insanlar konusunda, doğuda İşid’in eşcinsellere yaptıkları konusunda. Kolayı var, keseyim boğazımı gideyim, değil mi? Ama buradayım. Neden? Çünkü zevk aldığım bir şeyler var, güneşi seviyorum, kedilerim var, yemekleri seviyorum, sevgilimi seviyorum. Şu an benim için NY da veya Londra’da gidip yaşamak mümkün ama hayır, ben buradayım. Her gün bakkalımdan ekmeğimi almak, manavıma gitmek zorundayım. Bağlıyım köklerime.

Bu topraklar çok farklı, Mezopotamya işte, kaz kaz bitmiyor, enerjisi güçlü ama çok da huzurlu olduğunu düşünmüyorum. Olympos’ta mesela, öyle mekanlar yapmışlar ki, mermerden yollar, evler, sütunlar... Akıl almaz güzellikte. Sonra bir bakıyorsun başka bir medeniyet gelmiş, yıkmış, yakmış, korkunç savaşlar olmuş ve üstüne kendisi konmuş. Enerjisi çok karmaşık, koşulları zorlu ama güzelliği çok büyük. Ben de aynı o resimlerimdeki gibiyim, hem şikâyet ediyor hem acısını çekiyor hem de yaşıyorum.  Hepimiz gibi.

“Modernleşme sürecinde homofobi; şapkayla, elbiseyle birlikte; bir nesneymişçesine; ithal edilmiş.”

Kilisenin eşcinselliğe toleransı yok aslında ama duvarlarda hep sizin de kullandığınız gibi güzel erkek figürleri var.

Tabi, özellikle orta çağda eşcinsellere çok sert cezalar uygulanıyordu. Yakılıyordu insanlar. Sanatçıların illaki bir ayrıcalıkları vardı ama gene de çok sıkıntı çekmişlerdi. Bu yüzden hep şifrelidir resimler.

Rönesans’ın başından beri, platonik okulla birlikte ve aslında Helenistik dönemdeki Eflatun öğretisinden yola çıkılarak o figürler resmedildi. Yaşlı erkek ve genç oğlan; bilgelik ve güzellik; bir araya geldiği zaman ideali, tanrısallığı ifade eder. Ressamların da çoğu platonik öğretiyi baz aldıkları ve eşcinsel oldukları için resimler hep bu tür şifrelerle doludur. Arzularını ve arzu nesnelerini resimlerine gizli gizli taşımışlardır. Böylece bir yandan büyük bir günahken bir yandan da kiliselerin tavanları çıplak erkek figürleri ile dolabilmiştir ve hatta bunlar Michelangelo’dan sonrasında fark edilir ve örttürülür, o döneme kadar çıplaktır.

“İstanbul’da heteroseksüel bir erkekle yatağa girmek en kolay şey. ”

Osmanlı’daysa durum bambaşkaydı, siz bunu önceki sergilerinizde de çalıştınız.

Evet, Osmanlıda iş farklıydı. Bizans’tan devralınan eşcinsel geleneği devam ettirmişler. Topkapı sarayındaki uzmanlar da söylerler, sarayın en şaşalı döneminde 300 kadın cariye varsa 100 de erkek olurmuş, hep üçte bir gidermiş. Ya da Reşat Ekrem Koçu’n Osmanlı Padişahları’nı, Murat Bardakçı’nın Osmanlı’da Seks kitabını okuduğunuzda ötekileştirilmemiş anlayış ortaya çıkıyor. Çok ünlü hamamları vardı mesela ve Karanfil Hasan tablomu da zaten bu döneme ithaf ettim. O dönem Osmanlı ile Avrupa, eşcinselliğe yaklaşımda tersine bir ilerleme gösterirken, Cumhuriyet döneminde kesişmişler.

Modernleşme sürecinde homofobi; şapkayla, elbiseyle birlikte; bir nesneymişçesine; ithal edilmiş ve suç kavramı olarak sunulmuş. Tıpkı kilisenin sunduğu gibi ahlaksızlık sayılmaya başlanmış. Ama silindi mi? O eski gelenekler tamamen yok oldu mu? Hayır. İstanbul’da heteroseksüel bir erkekle yatağa girmek en kolay şey. Bu kadar da açık, hoşgörülü, geleneğin devam ettiği bir alan var aslında. Hamamların, barların devamı var. Şifreleri bildiğin zaman İstanbul en büyük gey cennetlerinden biri.

Ancak haklarımızı maalesef tamamen kaybetmişiz. Eski hakların hiç biri şimdi yok. Şiddet, nefret giderek tırmanıyor, trans bireylere saldırılar bitmiyor, homofobi büyüyor, özellikle doğuda aklın hayalin almayacağı şiddet uygulanıyor. Avrupa elinde bayraklarla evlilik hakkını dahi elde ederken biz son derece absürt bir şekilde çok kötüye gitmişiz. Bu kaybedilmişleri geri almak için de şu anda dernekler deli gibi uğraşıyor, savaşılıyor, haklar elde edilmeye çalışıyor, çabalanıyor.

“Resimle yaşadığım aşkın gerçek dünyadakinden en üstün tarafı da bu: hiç ayrılık acısı çekmiyorsun.

Şimdi, bir konuya daha değinmek istiyorum. Bunu size, bir roman yazarı olarak sormak zorundayım: Resimlerinizin hikayelerini yazıyor musunuz? Kurguyu kağıda döküyor musunuz?

Hayır. Ben ilham denilen şeye inanıyorum, mistik bir adamın, yazımla hatta çizimle bile uğraşmıyorum, bilgisayarda direkt üretime başlıyorum. Fakat her şeyi de ben yapıyorum diyemem. Hep, bir şeye kanal olduğumu bilerek çalışıyorum.

“Türkiye’de çok büyük bir üretim ve Londra’dan, New York’tan çok daha iyi işler çıkartabilecek bir potansiyelimiz var.”

Pek çok romancı resim yapmaya özenmiş ve roman yazmayı tanımlarken resim yapmaya benzetmiştir. Orhan Pamuk da resim hayranıdır mesela. Siz, resim yapmayı neye benzetirsiniz?

Orhan Pamuk benim bir portremi yaptı burada, çok da güzel oldu! (gülüyor)

Resim yapmak yeni bir ilişkiye başlamak, yeni bir aşk yaşamak gibidir. Zaten her şey bir figüre aşık olmakla başlar, günlerce hayatımı kaplar bu figür, sabahları onunla uyanıp bir yeşil eklemek, bir böcek, bir tel, bir yaprak daha eklemek, bir sonraki sabah gene onunla uyanmak, gene onunla olmak, bu ilişkiyi, bu resmi bitirmemek, o aşka devam etmek istiyorum. Her resimde de oluyor bu, tekrarlanıyor ve ilişkiyi bitirmek de zaten mümkün olmuyor. Bitmiyor. Denedim ben bunu mesela.

Bir resmimi bitirdim, dolaba kaldırdım ve sonra bir baktım ki kalbime kazımışım, her bir fırça darbesi bende duruyor. Hala taze ve yeni. Hatta bazı resimlerimi geri satın aldım. Hem de sattığımdan çok daha pahalıya... Benimle olmalılar dedim, delilik yaptım yani! Fakat sonra baktım ki zaten hiç gitmemişler, duvarda ya da dolapta ya da başka birinin evinde olmaları bir şeyi değiştirmiyormuş. O aşk, o birliktelik ne resmin bitmesiyle ne tuvalin gitmesiyle yok oluyormuş.

Zaten gerçek hayatta hiç bir ressamın ilişkisi düzgün gitmez, partnerler sürekli kıskanır. Normaldir de, benim için önce sanat vardır her zaman. Çünkü diğer her şey gitti bir tek o kaldı yanımda. Resimle yaşadığım aşkın gerçek dünyadakinden en üstün tarafı da bu: hiç ayrılık acısı çekmiyorsun.

“Benim gibi resim yapmak için büyük sessizliği kabullenmeniz gerekiyor.”

Çok romantiksiniz (gülüyorum) Peki, biraz da yarından bahsedelim: Genç ressamlar ne durumda? Zanaatçılık halen göz ardı ediliyor mu Türkiye’de?

Hayır, göz ardı edilmiyor, uzun yıllar aşağılandı ancak teknik mükemmellik artık önem kazandı. Tabi yirmi beş yaşındaki birisinden muhteşem bir teknik bekleyemezsiniz, zanaat zamana dairdir, emek gerektirir. Gene de çok yetenekli isimler var. Fakat şimdilerde asıl eksiklik; duygu. Duyguyu çıkartmak içinse büyük bir sessizlik gerekiyor. Fakat bugün maalesef snap chat’lerden, zamanımızın iletişim hızından, gençlerin sessizleşmesi zor oluyor. İşleri zor. Benim gibi resim yapmak içinse büyük sessizliği kabullenmeniz gerekiyor.

Nedir o “büyük sessizlik”?

Beş saat, altı saat tamamen susmak, kendinle, tuvalle baş başa kalmak. Ancak o zaman tuvalle ilişkiniz başlıyor. Yapacak olanlar var, eminim, çok yetenekli gençler var. Fakat tabi mutfak sorununu da çözmek gerekiyor. Galericilerin de bu gençleri dünyaya sunabilecek hale gelmeleri gerekiyor. Türkiye’de çok büyük bir sanat üretimi var, bunların ortaya çıkması gerekiyor.

Pek çoklarına moral oldu sizin ilerlemeniz. Genç ressamların önünü açtı, galerilerin sempatisini arttırdı.

Evet, aldığım tepkiler de çok olumlu. Ben de gençlerden umutluyum. Türkiye’de çok büyük bir üretim ve Londra’dan New York’tan çok daha iyi işler çıkartabilecek bir potansiyel var. Benim kendine güvenen gençlere önerim hemen ortaya atılmaları. Şu anda internette bile hemen döngüye giriveriyor genç ressamlar. Bizler de onlara destek olmalıyız, ben bazılarına destek oluyorum elimden geldiğince. Pek çok kişiye moral olduğumun da farkındayım. Bu beni memnun ediyor. En önemlisi de artık hepimiz biliyoruz ki ölmeye gerek yok, görülmek mümkün. 

Sergi 28 Ekim 2016'ya kadar görücüye açık olacak. 

Can't create/write to file 'C:\Windows\TEMP\#sql1280_3fb_22a.MYI' (Errcode: 28)