İnsan Hakları

Hiçbir düş yarım kalmayacak!

Çarşamba, 20 Temmuz 2016

Koskoca bir yıl geçti Suruç’tan bu yana. Kalanlardan dinledik o bir yılı, yaşananları, gidenlerin hikayelerini: “Yüreğimizi biraz olsun soğutacak tek şey adalet”

SGDF’nin (Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu) 19-24 Temmuz 2015 tarihleri arasında Kobanê’de, “Beraber Savunduk, Beraber İnşa Ediyoruz” şiarıyla gerçekleştirmek istediği ‘inşa kampanyası’ çerçevesinde SGDF üyeleri, anarşistler, siyasi parti temsilcileri ve yaşam hakkı savunucuları 19 Temmuz 2015 tarihinde yola çıkmıştı. Grup, 20 Temmuz 2015 günü öğle vaktinde Suruç’taki Amara Kültür Merkezi’nde IŞİD tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırıya uğramış, 33 kişi hayatını kaybederken yüzden fazla kişi de yaralanmıştı.

Suruç Katliamının birinci yılında katliamdan sağ kurtulan Bawer Güner, Caner Delisu, Eylem Onat, Mehmet Lütfü Özdemir, Çağla Seven, Murat Akdağ ve Loren Elva ile yeniden inşa yolculuğunu, saldırıyı, patlama anını, patlama sonrasında yaşadıklarını ve hayatlarında ne gibi değişikliklerin olduğunu konuştuk.

“Suruç'ta yoldaşlarımın bana siper olması ile bugün hayattayım”

Loren Elva: 4 yıldır Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF)’de örgütlüyüm. 2012 Haziran Ayında SGDF ile tanıştım. Hemen ardından SGDF’nin Dikili’de düzenlediği yarı politik yarı tatil şeklinde geçen yaz kampına katıldım. SGDF her yaz böylesi kamplar örgütler. Bu kamplar genelde Ege ya da Akdeniz’in kıyı kentlerinde gerçekleşir. SGDF geçtiğimiz sene Nisan ayında 7. genel kurulunu “Özgürlük yakında, gününü devrime ayarla” şiarıyla Ankara'da topladı. Genel kurulda alınan iki önemli karar olmuştu. Bunlardan biri kadın özgürlük mücadelesinin kazanımlarından olan eşbaşkanlık sistemini uygulamak oldu. Diğeri ise SGDF’nin her sene kıyı kentlerinde düzenlediği yarı politik yarı tatil şeklinde geçen yaz kampını bu sene biçim değiştirerek Kobanê’de yeniden inşa sürecine katılarak gerçekleştirme kararıydı. Bu kararı ilk duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Yanı başımızda süren bir savaş vardı. Ve Kobanê DAİŞ karanlığından yeni temizlenmişti. Ancak günümüz ihtiyacı, DAİŞ’in yıktığı o kente gitmek, oranının devrimine dokunmak, Kobanê halkı ile dayanışmayı büyütmek ve yeniden inşa sürecine katılmayı gerektiriyordu. Bende kuruldan çıkan kararın ardından Kobanê’ye gitme kararı aldım. Hızlıca çalışmalara başladık bulunduğumuz yerellerde. Kobanê’ye gidecek orada bir hatıra ormanı yapacaktık. Kobanê direnişinde şehit düşmüş bütün herkesin isimlerini verdiğimiz 500 tane fidan dikecektik. Bir kültür sanat merkezinde kütüphane kuracaktık. Daha önce kreş olarak kullanılan ancak savaş sürecinde yıkılan bir alanda çocuk parkı inşa edecektik. Yıkılan bir savaş müzesinin yeniden inşasında yer alacaktık. Kobanê merkezindeki enkaz temizleme çalışmalarında yer alacaktık. Amed’te kampanya çalışmalarını Suruç’ta şehit düşen SGDF MYK üyesi Cebrail Günebakan (Cebo) yoldaş ile birlikte yürüttük. Suruç’a gitmeden önce ailem ile Kobanê’ye gitme kararımı paylaştığımda çok sert çıkmışlardı. İzin alamayınca ben de arkadaşımın düğününe Dersim’e gidiyorum diyerek evden çıkmıştım. Araç kalkış yerine gittiğimizde Samsun, Mardin, Van, Bitlis, Hakkâri, Şırnak, Batman’dan yoldaşlar gelmişti Amed’e. Buradan birlikte hareket ettik. 20 Temmuz sabahı erken saatte Amed’ten çıktık yola. Yola çıktığımızda aramızda Suruç’ta şehit düşen Aydan Ezgi Şalcı, Alican Vural, Mert Cömert, Veysel Özdemir, Süleyman Aksu, Emrullah Akhamur ve Murat Yurtgül yoldaşlar vardı. Ben şehit Aydan, Mert ve Alican yoldaşların olduğu araçta idim. Hepimiz çok heyecanlıydık. Hatta ben heyecanımdan hiç oturamamıştım sürekli hareket ediyordum. Yeni yoldaşlar ile tanışıyorduk arabada. Yol boyunca sürekli sohbet ediyor, şarkılar marşlar söylüyorduk. Aklımda kalan Kürdün Gelini, Komsomol ve Rojava Marşını söylemiştik. Bazen herkes birden susuyor ve yolu izliyorduk. Araç kalkış yerinde bizden sayıca fazla polisler gelmişti, hepimizin görüntüsünü almıştı. Sonra Suruç’a gidene kadar iki ayrı kontrol noktasından geçtik. Çantalarımız, üzerlerimiz arandı kimliklerimiz gbt kontrolünden geçirildi. Genelde o yoldan Suruç’a giderken yapılan aramalarda saatlerce bekletirlerdi polisler. Hatta bazen hiç bırakmaz geri gönderirlerdi seni. Ancak bu sefer hızlıca usul gereği aramalarımı yapıp yola devam etmemize izin verdiler. Ve sonunda Suruç’a vardık, Amara Kültür Merkezi’nde buluşacaktık yoldaşlarla. O bahçeye ilk girdiğimizde bütün yoldaşların gözünde heyecanı görmek mümkündü. Herkes çok heyecanlı, çok mutluydu o gün sanki (son mutlu gününü yaşar gibi). Türkiye ve Bakur Kürdistan’ın pek çok kentinden yoldaşlar gelmişti. Her yeni gelen ekip için kahvaltı hazırlanıyordu, kahvaltısını yapanlar yeni gelen yoldaşlar için kahvaltı hazırlıyordu. Kolektif bir çalışma vardı. Yerellerden getirilen oyuncaklar, giysiler ve diğer eşyalar kültür merkezinin içine taşınıyordu. İşlemler için kimlik fotokopilerimiz toplandı. Bunlarla Suruç Emniyet Müdürlüğüne gidilip gerekli izinler alınacaktı. Bir süre sonra basın açıklaması yapmak için bahçede toplandık. Hava çok sıcaktı. Basın açıklaması bittiğinde kadınlar “Arin’den Sibel’e yürüyoruz zafere” sloganını atmaya başladılar. Sloganın sonuna doğru torpil sesi gibi bir ses geldi. Sesin geldiği yöne baktığımda canlı bomba olan Şeyh Abdurrahman Alagöz’ü gördüm. Arkasında olan kadınlar ona müdahale ettiğinde kadınlara dönüp çok kötü sırıttı ve patlama gerçekleşti. Herşey saniyelikti çok kötüydü. Bende patlamanın etkisi ile savrulup yere düştüm baygın bir şekilde yerde yatıyordum. Vücudumda yüzümde yanıklar vardı, ayağı kalkmaya çalıştım iç organlarım patlayacakmış gibi hissettim basınç çok yüksekti. Sağ kulağımda işitme kaybı yaşamıştım hiç duymuyordum sağdan. Sol kulağımdan çok az duyuyordum. Ayağı kalktığımda kültür merkezinin camından kendime baktım tanıyamadım. Her yerim yanmış kararmıştı üzerime kan sıçramış üstüm yüzüm hep kan olmuştu. Yoldaşlarımın kanı bana geçmişti. Çok ağır bir koku saldı her yanı. Et kokusu, yanmış insan eti kokusu. Bir daha burnumun ucundan hiç geçmeyecek yoldaşlarımın yanmış et kokusu.

Sonra yoldaşlarımı yerde yatarken gördüm hepsinin yaralı olduğunu düşündüm önce bağırdım çığlık attım sağa sola saldırdım sonra kendimi toparlayıp yardım etmem gerek diye dışarı attım kendimi. Bahçe önünde toplanmış Suruçlulara bağırdım "yardım edin ne olur yoldaşlarım ölüyor" kendimi geri içeri attım. Bahçede bir kafatası gördüm sonradan öğrendim ki canlı bombaya aitmiş. Bağırdım, O bahçeden ölüm çıkacağını o an anladım. Sonra yerde yatanlara baktım onlara koştum. Birçoğunu tanıyorken o an hiçbirini tanıyamadım. Yardım etmeye çalıştım edemedim. Bahçeden çık dediler, önce yaralıyım diye ambulansa koydular daha durumu acil olanlar var diye kendimi dışarı attım, sonra ikinci bomba olasılığı var dediler O bahçeyi terk etmek istemedim. Çünkü yerde yüzükoyun yatan yoldaşlarım vardı benim. Siren sesleri, çığlıklar, feryatlar, ağıtlar. Sol kulağım çok az duyuyordu bir süre sonra sol kulağımın işitmesini de yitirdim. Yoldaşlarım kanları ile bahçeyi suladılar, kan gölüne dönmüştü bahçe. Birçoğu parçalanmış, kömür karasına dönmüşlerdi. Gördüğüm o dehşet görüntülerin hiçbiri bir kez olsun gözümün önünden gitmiyor, ölene kadar mezara kadar, toprağa kavuşuncaya kadar benimle olacak o anlar. Sonra bir yaralı yoldaşı dışarı taşıdığımızda polislerin hastaneye giden yolu etten duvar örerek kapattıklarını gördük. Açıklama esnasında değil resmi sivil bile bir polis etrafımızda yokken patlamadan hemen 3-4 dk sonra bulunduğumuz bahçenin yakınına gelmişler. Tabi ülkemizin polisi yaralılara yardım etmek ölenleri taşımak için değil ordaki ölenlerin üzerine gaz atmak, yaralıları daha kötü duruma sokmak için gelmişlerdi. Kaskları jopları gazları ellerinde silahları ile gelmişlerdi yolu trafiğe kapatıp ölü sayısını artırmak istediler. Halk buna tepki gösterince bahane edip bahçeye doğru biber gazı sıkıp tazyikli suyla saldırmaya başladılar. Polisin saldırısı sonucu açık yaralarımın ve yanıklarımın gazın etkisiyle yanması sonucu bende kendimden geçmişim. O an öleceğimi hissettim. Ve o an en çok istediğim şey ölmekti çünkü bu kadar fazla acıya dayanamazdım. Sonra hastanede buldum kendimi sedyede yatarken polis bu sefer hastane içinde doktora giden yolu kapamış tepki gösterenlere silahla ateş ederim biber gazı sıkarım diye tehdit ediyordu. Ondan sonra ilk müdahaleyi yapıp servise aldılar beni. Ailemin haberi yoktu. Katliamın haberini duyan arkadaşlarım beni sürekli arıyor mesaj atıyordu. Hiçbirine cevap veremiyordum. Birçoğunun "nasılsın" ve "iyi misin" soruları beni en çok kahreden nedenlerden olmuştu. Onlarca yoldaşım gözümün önünde katledildi. Bu durumda nasıl olabilirdim... Elbette iyi değildim, iyi olmamalıydım ve kimsenin de iyi olmaması gerekiyordu. Öyle yazdım bende. Nasılsın sorusuna sosyal medya hesabımdan bulunduğum durumu anlatıp "iyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın" yazdım. Diğer günü sabah erken saatlerinde Amed'e sevk ettiler beni. 3 gün hastanede yattım sonra evde aylarca tedavime devam ettim. Hâlâ fiziki sağlık tedavim devam ediyor. Suruç'un ardından toparlanmak zor oldu. Hâlâ bile toparlandım diyemem ancak yatakta olduğum her dakika yataktan kalkacağım evden çıkacağım mücadeleye kaldığım yerden devam edeceğim günü bekledim aylarca. Suruç'ta yoldaşlarımın bana siper olması ile bugün hayattayım. Yoldaşlarımın O bahçede verdikleri son nefesi bugün ben alıp veriyorum. Belki bir adım daha önde olsam bugün ben olmayacaktım yerime başka bir yoldaş yaşayacaktı. Ancak bugün ayaktayım ve yaşıyorum. Yaşamam gerekiyor yoldaşlarıma yakışır bir şekilde yaşamak onların layıkıyla yaşamam gerekiyor. En zor anlarımda bile beni hayata bağlayan bu oluyor. Bugün ortaya çıkanlar belgelerde gösteriyor ki bu saldırıyı DAİŞ tek başına yapmadı. Bu katliama zemin hazırlayan, bu katliama göz yuman, canlı bombanın elini kolunu saklayarak gözlerinin önünde yürümesi gösteriyor ki bu katliamı DAİŞ-AKP işbirliği ile gerçekleşti. Dosya üzerindeki gizlilik karanının olması ve dosyada hiçbir ilerleme kat edilmemesi de bundandır. Ancak şunu belirtmek gerekiyor ki SGDF Kobanê'ye geçmek isteyerek Kobanê ve Türkiye halkları, gençliği arasında birlik, kardeşlik, dayanışma köprüsü kurmak istiyordu. AKP'in de en büyük korkusu bu dayanışma köprüsüydü ve bu korkudan dolayı o köprüyü dinamitlemek istedi. Ve bombası elinde patladı. 33 yoldaşımızı kaybettik yüzlercesini kazandık. Yapmak istediğimiz çocuk parkını, hatıra ormanını gerçekleştirdik. Topladığımız eşyaları, oyuncakları oradaki çocuklara ulaştırdık. İçimizde patlayan o bomba ile korkacağımızı düşündü bu devlet. Ancak şimdi hepimiz daha güçlü daha umutlu yolda daha sağlam yürüyerek devam ediyoruz mücadelemize. Mücadelemizi zafer ile taçlandırmayana kadar son nefesimize kadar mücadele edeceğiz. Suruç'u unutmayacağız, unutturmayacağız. Bütün yoldaşlarımızın hesabını sormadan bir gün olsun rahat uyumayacağız.

“Daha iyi bir dünya için mücadele sürüyor”

Caner Delisu:  18 yaşında bir anarşistim, anarşizmin komünal bir yaşamla göbekten bağlı olduğuna inanıyorum. Mülkiyet ilişkilerini tamamen ortadan kaldırarak özgürlükçü ve eşitlikçi bir yaşamı arzuluyorum. Özgür ve sınıfsız bir dünya için, sınıf mücadelesinin yükseltilmesinin ve toplumsal bir devrimin gerekliliğinin farkındayım. Bir kuaförde çalışıyorum, Suruç'a gitme fikrim çok hızlı gelişti. Bir gün yoldaşım Medali Barutçu bana SGDF'nin (Beraber Savunduk, Beraber İnşa Edeceğiz! 19-24 Temmuz'da Kobanê'deyiz) organizasyonundan bahsetmişti. Araştırmaya başladım ve kafama çok yattı. Medali yoldaşa gelmek istediğimi söylemiştim. Sonra anarşist yoldaşlarımdan Vatan Budak, benle görüşmek istediğini söyledi. Görüştüğümüzde o da benimle gelmek istediğini söylemişti, ben mutlu olmuştum. 19 Temmuz yaklaşıyordu, Kobanê'deki çocuklara ne götürebiliriz diye düşünürken, çantalarımızın bir anda oyuncaklarla dolduğunun farkına vardık. 19 Temmuz sabahı Kadıköy'de Vatan ile buluştuktan sonra, Beksav'a gittik. Medali bizden önce varmıştı Beksav'a. Kadıköy Belediyesi önünde açıklama yapmak için yürüyüş yapıldı Beksav'dan. Ben, Medali ve Vatan yan yanaydık. Vatan büyük kara bayrağı açmıştı, Birçok yoldaşın gözleri bize dikilmişti. Enternasyonal bir dayanışma vardı, SGDF'li yoldaşlar da SGDF bayraklarını açmışlardı, Koray yoldaş da Trabzonspor bayrağını açmıştı. Belediye önündeki açıklamadan sonra otobüslere bindik ve Suruç'a yolculuk başlamıştı... Herkes tanışmaya başladı, tanışmaya çekinenler de vardı. Bizim yanımıza tanışmaya Okan ve Mehmet geldi, ikisi de bize anarşist olduğunu söyledi, biz çok mutlu olmuştuk yalnız değildik çünkü. Yolcuğumdan bahsedecek olursam, bol halaylı ve türkülü biR yolculuk geçirdim. Otobüs gece benzin doldurmak için bir benzinlikte durdu ve otobüs her durduğunda olduğu gibi halay çekilmeye başlanıyordu ve benzinlikte bütün yoldaşlar halay çekmeye başladı yine. Sabah olduğunda Suruç'a girmiştik, ben merakla camdan bakıyor bir an önce Amara'ya varmak için sabırsızlanıyordum, Suruç'a giden birçok yoldaşın polis tarafından durdurulduğu bilgisi geldi. Suruç'a girişte bizim otobüs durdurulmadı. Amara'ya vardığımızda çok heyecanlı şekilde otobüsten inmiştik, bizi Amara'da birçok insan karşıladı, bahçede kahvaltı yaptık. Telefonum çaldı ve açar açmaz telefonu "Caner ben Serhad, Suruç'un neresindesiniz geliyoruz" dedi Serhad. Heyecanlandım, elim ayağım birbirine dolaştı, "Amara'dayız gelin" dedim sesim titreyerek. Bir kaç dakika sonra Amara kapısından Serhad Devrim ile Evrim Deniz Erol girdi, koşa koşa sarıldım. Serhad’ı Gezi'den ve 1 Mayıs'lardan tanıyordum, Evrim’i de Amed'Te anarşist grubu "Alozi" ile örgütlüydü oradan tanıyordum. Kara-kızıl bayrak bağlamışlardı bileklerine, sarılmaya doyamadım mutluydum sonra Vatan bana polisin Amara önünden geçmemeye başladığını söyledi. Bir yoldaş da o sıralar bana facebook'tan mesaj atmıştı, bir İslam sayfası twitter'da bizi hedef göstermişti onun linkini atmıştı ve dikkat etmemizi söylemişti. Vatan'a gösterdim ve dikkatli olmalıyız dedik. Bir saldırı olacağını biliyorduk ama Suruç’ta olacağını bilmiyorduk, Kobanê'ye geçerken veya Kobanê'de İŞİD tarafından bir saldırıya uğrayacağımızı düşündük fakat bir hedefimiz vardı. Hedefimiz Kobanê'deki çocuklara oyuncakları götürmek, o kenti o çocuklara ve insanlara yaşanabilir hale getirmekti, zaten o yola ölümü göze alarak çıktık. Basın açıklamasına yakın bir zamanda Amara kapısında bi kara bayrak belirdi ve bir baktık Alper Sapan elinde kara bayrakla Amara'ya giriyor. Yanına koşa koşa gittik hepimiz ve tanıştık, Alper’i ilk o gün gördüm ve son görüşüm oldu. Basın açıklaması yapılacağı söylendi. Herkes bayrağını kapıp basın açıklamasına katıldı, biz kara kızıl bayrak açtık, Alper önümüzde kara bayrak tutuyordu. Ve zifiri bir karanlık çöktü gözlerime, hiçbir şey duymamış ve görmemiştim. Bayılmıştım. Gözlerimi açtığımda camın önünde yerde buldum kendimi, saldırıya uğradığımızı anladım. Kalkmaya çalıştım kalkamadım, kendimi toparladıktan sonra ayaklandım bir kaç adım attıktan sonra yere düştüm ve çok canım yanmaya başladı, beni iki kişi omuzlarına aldı ve yürütmeye çalıştı ama her adım attığımda bağırıyor ve düşüyordum. Taşımaya başladılar bir masaya yatırdılar içerdeydim, duman yükseliyordu çığlık sesleri duyuyordum. Camdan dışarı baktım. Baktığımda ise bütün yoldaşlarımı yerde görmüştüm, bağırıyordum "Vatan!" diye, Üzüntüyle, öfkenin birleşmesi gibi bir duygu yaşadım, ambulansa götürülürken yerdeki yoldaşlarımı gördüm ve seslenmek istedim ama yerde öylece yatıyorlardı. Bir tane sivil polis arabasının ağır yaralı yoldaşı almadığını gördüm, polise öfkelenen Suruç halkı da arabaya saldırdı. Ambulansa bindirilip, Suruç Devlet Hastanesi’ne götürüldüm. Bacağımda kırık olduğunu söylediler ve ameliyat gerektiğini. Malatya'ya sevk ettiler helikopterle, orada kırık ameliyatım yapıldı, ameliyattan sonraki gün uyandığımda ayağımda kocaman bir cisim olduğunu fark ettim, yorganı kaldırdığımda kocaman büyük bir demir vardı çiviler takılıydı ayağıma çok korkmuştum, doktor bacağımın kesilme ihtimalini vermişti bana fakat bir mucize oldu ve bacağımı kesmek için bir neden kalmadığını söylediler açıkça. 6 ay yatalak kaldım, sonra değnek ile ayaklanmaya başladım ve 8'inci ayda bacağımdaki demir çiviler çıkartıldı komple, yavaş yavaş adım atmaya başladım ve yürümeye başladım iyicene. 11'inci ayda fizik tedavi görmeye başladım, hâlâ da görüyorum. Mücadele sürüyor, daha iyi bir dünya için, toplumsal devrim için, mücadele sürüyor, bitmeyecek.

“Cümlelerimizi bitirmeden Ankara’yı yaşadık”

Eylem Onat: Akdeniz Üniversitesi’nde öğrenciyim. Suruç’a memleketim olan Batman’dan geçtim. SGDF’nin etkinliğini sosyal medya üzerinden duymuş ve onlarla iletişime geçmiştim. Batman’da bulunan bir arkadaşımla beraber gece arabasıyla Urfa’ya oradan da Suruç’a geçtik. Kobanê’ye giderken bir engelle karşılaşacağımızı elbette düşündüm ama bu derece de bir saldırıyı hayal bile edemezdim. Amara Kültür Sanat Merkezinin bahçesinde 2 3 saat kadar bekledikten sonra basın açıklaması için bahçenin ortasında toplandık. 5 dakika kadar bir süre geçtikten sonra önce tiz bir ses daha sonra patlama sesini duydum. Kaçışma anını hatırlamıyorum. Herkes şoktaydı ve herkes ağlıyordu. Aklımda kalan en keskin an bu. Hiç tanımadığım insanlara sarılıp birbirimize destek olduk yani biz saniyeler farkla hayatta kalanlar. Yaralılar taşınıyor ölülerin üzeri gazetelerle örtünüyordu. Neye uğradığının hala farkında olmayanlar gözyaşlarıyla oturup izledi anlamsızca her şeyi. Hastane bahçesinde desteklerimiz devam etti. Birileri ellerindeki kağıtlarda yazılı olan ölen arkadaşların isimlerini okuyordu. Her isim sonrası bir kez daha ölüyorduk... Evet aradan bir yıl geçti. Yaşadığımız şeyden daha ağırı olmaz dedik cümlelerimizi bitirmeden Ankara’yı yaşadık. Ve ardı ardına gelen Kürdistan’daki katliamlara tanıklık ettik. Anlayacağınız yumruk kadar kalbimiz her biri diğerinden beter öfkelerle doldu. O gün Suruç’ta sağ kalanlara ise ki bunu bedenen söylüyorum yüksek denilemeyecek volumdeki seslerden korkup anlamsızca tepkiler vermek kaldı. Ama en acısı ölülerin isimlerinin kağıtlara sığmayan bir coğrafyada yaşıyor olmamız…

“Yüreğimizi biraz olsun soğutacak tek şey adalet”

Çağla Seven:   Daha evvel Suruç ya da çadır kentlerde gönüllü çalışan bir hekim olarak Beksav’ın çağrısıyla Kobanê’ye gitmeye karar verdim. Döndüğümde uzmanlık eğitimime başlayacaktım. Yolculuğumuz neşeli bol türkülü halaylı geçti. Kimseyi evvelden tanımıyor olsam da kısa sürede kaynaştık. Açıkçası şahsi olarak Kobanê’ye geçiş sonrasının belli tehlikeler barındırabileceğini düşünüyordum ancak Suruç’ta hele ki kültür merkezi bahçesinde böyle bir saldırıya uğrayacağımız aklıma gelmemişti elbette. Patlamadan birkaç saniye evvel bir ses geldi. Herkes dönüp arka tarafa doğru baktı. Sonrasında büyük bir gürültü ve basınçla savrulduk. Yere düştüğümde tam olarak olayı anlamış değildim. Bacaklarıma baktığımı hatırlıyorum, kopmuş olabilirler mi diye. Atar damar yaralanması olduğu için abondan kanamam vardı, bilincim gidip geliyordu. Yanımdaki arkadaşımın çığlıklarını duyunca onu sakinleştirmek için biraz sokulup elini tuttum. Diğer elimi de yardım istemek için havaya kaldırdım. Kimsenin yardım edemediğini görünce elim geriye düşmüş o sırada da fotoğrafımız çekilmiş zaten, su simge haline gelen fotoğraf... Bir aralık arkadaşlardan birinin sinir krizi geçirip camları kırmasıyla kendime geldim. Sonra Suruç devlet hastanesinde gözümü açtım. Ardından Urfa hastanesi ve birçok cerrahin katıldığı uzun bir ameliyatla yaşatıldım... Sonrası mezun olduğum İstanbul Tıp Fakültesi, 1 ay yoğun bakım olmak üzere aylarca hastane yatış, defalarca ameliyat, bitmeyen yaşam savaşı... Bugün de bu mücadele sürüyor, önümde geçirmem gereken ameliyatlar, tedavi süreçleri var... Eski hayatıma geri dönebilmiş değilim... Aksayarak koltuk değneği ve ortezle yürüyebiliyorum. Merdiven çıkıp inemiyorum... Koşamıyorum… Vücudumun her yeri bilye, yanık, ameliyat, greft izleriyle dolu... 1 yıl sonra uzmanlık eğitimime başlayabildim... Mücadelenin bir boyutunun da bu olduğunu düşünüyorum... Bizden yaşamlar çaldılar... Hesabı verilmeyecek şeyler bunlar... Yine de yüreğimizi biraz olsun soğutacak tek şey adalet... Bu katliamın sorumlularının tepeden tırnağa araştırılmasını istiyoruz... Şeffaf bir yargılama süreci talep ediyoruz...

“Bir şey yapmazsam eğer, nasıl bakarım onların yüzüne…”

Bawer Güner: 24 yaşındayım. İstanbul’da ailemle oturuyorum. Kobanê’yi yeniden inşa projesini tesadüfen öğrendim. Oraya herkesin bir şeyler yapabilmek için gideceğini duyduğumda çok heyecanlandım. Bir hemşire olarak sağlık alanında yardımcı olabileceğimi düşündüm ve eve gider gitmez konuyu aileme açtım. İzin vermelerinde çok sıkıntı yaşamadım. Daha önce SGDF’yi duymamıştım. İlk kez tanışıyordum. Son 10 gün kala ben de yapabildiğim kadarıyla hazırlıklara katıldım. Ve yola çıktığımız sabah hayatımızın dönüm noktasına gidiyorduk farkında olmadan…

Olay öncesine dair söyleyeceğim pek bir şey yok. Tek söyleyeceğim kocaman bir kahvaltı masasında herkesin en unutamayacağı anıları, sohbetleri yapmışız. Bunu sonradan anladım… Keşke daha çok fotoğraf çekseymişiz. Daha çok video olsaymış elimizde, yitirdiğimiz arkadaşlarımıza dair…

Kahvaltıdan sonra basın açıklaması için bahçenin avlusunda toplandık. Suzan’la ‘’ağaç kenarında duralım, fotoğrafta zaten belli olmayız bari yerimizi bilelim’’ diye şakalaşmıştık. Telefonum çaldı. Merakta kalmasın diye annemle konuşmak için gruptan ayrılıp arkaya gittim. Tam o esnada patlama sesiyle çığlık attım. Annemi sakinleştirmek için bir şey olmadığını söyleyip kapattım. Olayın bir polis saldırısı olduğunu düşündüm. Otobüste gelirken Oğuz arkadaşımız sınırı geçmemize izin vermemeleri olasılıklarından bahsedince düşündüğüm en kötü senaryo bizi dağıtmalarına yönelik bir polis saldırısıydı. Hatta gerçek mermi bile kullanılır diye düşünmüştüm. Ama böyle bir saldırı ben de dahil sanırım oradaki hiç kimsenin aklından geçmemiş. Böyle bir vahşet ancak bunu yapanların aklına gelirdi çünkü. Henüz patlamanın farkına varmamış olsam da o karmaşada ben herkesin oradan uzaklaşacağı hissine kapıldım ve nasılsa tekrar bir araya geleceğiz diye düşündüm. Ama hastanede Ezgi’yi gördüm ve işte o an anladım olayın boyutunu. Sonrasındaysa diğer arkadaşların cansız bedenlerini gördüm morgda. Nuray, Nazlı, Alican, Medali… Ve belki de girdiğimiz şok hali bir nebze olsun korumuştu akıl sağlığımızı. Yoksa nasıl kalırdık böyle aklımız başımızda.

Olaydan 2 gece sonra İstanbul’a döndüm ve işe başladım. İki ay çalıştığım yerde daha fazla yapamadım. Yanlış bir zamanda işe başladım. Aksine benim çok iyi olmam gerekiyordu hemşireyken. Bunu yapamadığım için 3 ay boş kalmayı tercih ettim. Bu sırada Suruç’ta tanıştığımız ve sonrasında görüşmeye devam ettiğimiz arkadaşlarla anma programlarına katılmaya başladım. Yaralı arkadaşlarımıza dayanışma içerisindeydik sürekli. Böylesine büyük bir travmayı atlatabildiğimize halen bile inanamıyorum. Hoş ne kadar atlatabildiğimiz de tartışılır. Ama o güne dair birkaç duygunun içimde soğumasına izin vermiyorum. Öfke ve acı… Yitirdiğimiz dostların geride kalan ailelerinin, dostlarının acıları asla soğumayacak. Bunu bilerek, onları unutturmaya çalışanlara inat anılarını, isimlerini yaşatmaya devam edeceğim. Bu acıyı diri tutan en etkili silahımız da öfkemiz. Acımız diriyse öfkemizdendir.

Bu yaşadığımız katliam, sonrasında hem Kürdistan’da başlayaN katliamlar hem de Ankara, İstanbul, Bursa ve Gaziantep katliamları istesek de bu mücadeleden bağımsız olamayacağımızı gösteriyor. Eskiden bu kadar politik bir hayatım yokken Suruç’tan sonra direkt olarak kendimi mücadelenin ortasında buldum. Ve hepimizin elinden gelen en ufak desteğe kadar bu yaşam mücadelesine ortak olması gerektiğine karar verdim. Buna katılan olur veya olmazdı. Ama görünen apaçık ortadaydı. Savaşmazsan yenilirsin. Ses çıkarmazsan yenilirsin. Bana en acımasız silahlarıyla vuran böylesine adi bir düşmanla karşı karşıyayken evimde oturup barışın kendi kendine geleceğini ummak en büyük ahmaklık olurdu. Bunda benim de emeğim olmazsa Polen’in, Ece’nin, Büşra’nın, Ezgi’nin yüzüne nasıl bakarım. Son bir yılda yitirdiğimiz tüm yoldaşlarımıza borcumuz var, sözümüz var. Bir şey yapmazsam eğer, nasıl bakarım onların yüzüne…

“Adaletin devletten geleceğine inanmıyorum”

Mehmet Lütfü Özdemir: Yaşam hakkı savunucusuyum. Gazetecilik ve internette yayınladığım günlük yazılar dışında kitaplar yazıyorum. Antikapitalist, vicdani retçi ve devrimci biriyim. SGDF'nin (Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu) 19-24 Temmuz 2015 tarihleri arasında Kobanê'de, “Beraber Savunduk, Beraber İnşa Ediyoruz” şiarıyla gerçekleştirmek istediği 'inşa kampanyası' çerçevesinde SGDF üyeleri, anarşistler, siyasi parti temsilcileri ve yaşam hakkı savunucuları ile birlikte 19 Temmuz 2015 tarihinde yola çıkmıştık. Kobanê’de zeytin fidanlığı, kütüphane ve çocuk oyun alanları kurulacaktı. Bende yanıma gerek kendi yazdığım kitapları gerekse topladığım kitapları çantama alarak yola koyulmuştum. Birçok insan yerinde oturup olan biteni sessizce izlerken, sembolik de olsa gitmenin kendisini erdemli buluyordum. Ben de orada olmak istiyordum ve elimden geldiği ölçüde çalışmalarda yer almalıydım. Kütüphane yapımında çalışmayı düşünsem de aslında ne iş olsa yapmaya hazırdım. Bizler kıyametin koptuğu yere ağaç dikmeye gidiyorduk. Yolculuğumuz gayet neşeli ve coşkulu bir şekilde gerçekleşti. Ben İstanbul’dan yola çıkan grubun içerisinde yer alıyordum. Moralimiz yüksekti ve yol boyunca fırsat bulduğumuz her an halay çekiyor, şarkılar söylüyorduk.

20 Temmuz 2015 günü sabah saatlerinde Suruç'taki Amara Kültür Merkezi'ne ulaştık. Burada kahvaltı yaptık ve dinlenmeye çalışıyorduk. 19 ilden yola çıkan arkadaşlarımız arasında herkes birbirini tanımıyordu, kahvaltıdan sonraki vakitlerimizde birbirimizi tanımaya çalışarak Kobanê’ye gidişimizi bekliyorduk. Yükü sevgi, eşitlik, vicdan olan insanlar olarak aynı amaçta buluşmanın verdiği cesaretle oradaydık. Tam olarak 318 kişiydik.

Saat 12’ye doğru Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinde tekrar toplanıldı. SGDF bir basın açıklaması yapıyordu. Bende ön tarafa fotoğraf çekmeye geçtim. Üç kare fotoğraf almıştım ki patlama meydana geldi. Saat tam 12 de oldu bu katliam. Açıkçası böylesine alçakça bir saldırıya maruz kalacağımız aklımın ucundan geçmemişti! Belki Kobanê’ye geçerken sıkıntı yaşarız ya da kültür merkezinden çıkışta polis önümüzü kesip bize saldırır diye düşünüyordum ama böyle bir patlamanın tam da kalabalığın ortasında patlayacağını düşünmüyordum. Dikkatliydik ama olan bitenin içinde olunca o kadar dikkatli olmadığımızı şimdi daha iyi anlıyorum.

Suruç Katliamı, son ortaya çıkan belgelerden de anlaşıldığı üzere IŞİD ve MİT yani Devlet’in organize ettiği bir katliamdır. Suruç, devletin ve istihbaratın kol gezdiği bir yerdir. Kobanê’yi yeniden inşa çalışmaları haftalardır devam ediyordu ve bu herkes tarafından biliniyordu. Devlet ben bilmiyordum, diyemez! Suruç Kaymakamlığı, Urfa ve Suruç emniyetine istihbarat gitmesine rağmen önlem almadıkları ortadadır. Dolayısıyla önlem almamaları bu katliamın sorumlusunun devlet olduğunu bir kez daha açığa çıkarmıştır.

Patlamadan hafif yaralı olarak kurtuldum ama bir yıl geçmesine rağmen yaşadıklarımızı asla unutmadım ve tekrar tekrar hatırladıkça kabuslar görmeye devam ediyorum. 33 yoldaşımız gözlerimin hemen önünde param parça oldu. Geriye sağ kalan bizlerin sadece fiziki olarak sağ kurtulmaları iyi olduğumuz anlamına gelmemeli. Ruhsal olarak çok yıprandık. Tanıdığımız insanlar dahil olmakla birlikte genelde insanlar bize hiçbir şey olmamış gibi davranınca ve yine toplum yaşanılan katliamlara sessiz kalınca öfkemiz daha da büyümekte.. Yoldaşlarımızı ölümsüzlüğe uğurlamamızın üzerinden tam bir yıl geçti. Bugüne kadar çok az insan derdimizle dertlendi. Herkes sanki her şey normalmiş gibi yapmaya kafalarını kuma gömerek yaşamaya devam etti.

Açıkçası devletten ne tazminat ne başka bir şey istemedim. Kendi adıma söyleyeyim, adaletin devletten geleceğine, iktidarı koruyan hukuk sisteminden geleceğine inanmıyorum. Ne yargılarına ne emniyetine hiçbirine güvenmiyorum! İfade için falanda kapımı çalmamalarını rica ediyorum ki bu konuda iki yüz sayfaya yakın bir dosya çalışması yapıp internetten paylaştım, çok meraklı ve ilgililerse açsın okusunlar.

Bir yıl önce birlikte yaşadığım bir sevgilim, bir umudum, hayallerim ve günlük yaptığım işlerle sürdürdüğüm bir yaşam ve tüm bunlardan arta kalan vakitlerde uğraştığım kitap çalışmalarım vardı. Bugün ise hiçbiri yok! İyi değilim ve olmayacağım! Bizden beklenilen normalliği ve akıllı olmayı reddediyorum! Bütün bir yaşamı bizden çalanlara karşı ölene kadar mücadele etmeye devam edeceğim.

“Biri bana barıştan bahsettiğinde küfür ediyormuş gibi geliyordu”

Murat Akdağ: Ben tiyatro oyucusuyum. 18 yıldır tiyatroyla uğraşıyorum. Tiyatro Tek Ağaç diye bir tiyatrom var. Kobanê’ye de tiyatro oyunumu oynamak için gidiyordum. Bazı direniş alanlarında oynadığım, ana teması Gezi direnişi olan ama gittiğim her direniş alanında, o direniş alanın içeriği ile birleşen bir tiyatro oyunum var. Suruç’ta bomba patlamadan önce bu oyunu Kürdistan’ın Rojava bölgesinde, Kobanê kantonunda, “Gezi Direnişi ve Rojava Devrimi” başlığı ile oynayacaktım ama olmadı işte.

Gezi direnişi ile siyasallaşmış biriyim. Gezi direnişi sonrası oluşan her mücadeleye elimden geldiğince destek vermeye çalıştım. Kobanê’de bunlardan biri ama Kobanê’ye doğru yola çıkmamın bir başka sebebi de, 2012 yılı 19 Temmuz da, Kürdistan’ın Rojava bölgesi’nde gerçekleştirilen enternasyonalist devrim ve bu devrim için verilen mücadele. Türkiye’den bazı arkadaşlarımız da Rojava devrimine katkı savunmak için Kobanê’ye gitmişlerdi. Haberlerini alıyorduk. Örneğin, bu yiğit arkadaşlardan biri Nejat Ağırnaslı benim yakın olarak tanıdığım biri idi. Nejat  gitmeseydi, Kobanê’de iştle dövüşürken şehit düşmeseydi belki ben hiç Rojava’ya gitmeyi düşünmezdim. Nejat’ın ortaya koyduğu irade biz Geziciler için belirleyicidir. Sonra Rıfat Horoz’u fark ettim. 70 yaşında bir insan Sinop’tan kalkıp Rojava’ya Kobanê’yi savunmaya gitmişti. Sonra evli bir çift görmüştüm. Rodi diye bir arkadaş, karısı ile birlikte balayı niyetine Kobanê’ye gitmiş sonra Kobanê’de şehit düşmüştü. Daha bunun gibi pek çok farkındalık beni Suruç’a kadar götürdü işte. 

Saldırıya uğrayacağımızı düşünüyordum ama böyle alçakça bir saldırı beklemiyordum. Kobanê’ye geçtikten sonra bir saldırı olur ve bir biçimde direnir püskürtürüz diye düşünüyordum. Başıma gelebilecek şeyleri göze almıştım. Bence o gün o bahçedeki herkes bu farkındalıkla yola çıkmıştı.

Patlama anında basın açıklamasını dinleyen gurubun içinde, en öndeydim. Pankartın sol ucunda duruyordum Patlama gerçekleşmeden ir kaç saniye önce, bombanın çıkardığı sese, sesin geldiği yöne bakarak verdiğim tepkiyi hatırlıyorum. Patlama ile birlikte kendimi, Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinin boş olan tarafında doğru attım. Kendi kendime “bu bir ses bombası ya da benzer bir şey” dedim ama patlamanın olduğu yere döndüğümde insanların yerde cansız bir biçimde yattıklarını gördüm. İnsanlar ölmüştü. Kendi kendime “ben de öldüm herhalde ve şu anda öldüğüm yerde bir ruh olarak dolaşıyorum” dedim ama baktım ki ben hayattayım. Sonra “ben neden hayattayım” diye sordum kendime ve fark ettim ki sorunun cevabı çok açık. Ben, yerde cansız bir biçimde yatan yoldaşlarımın şehadeti sayesinde haytaydım. Hayatta olduğumu fark ettikten sonra, yaralı arkadaşlarımı taşımaya başladım. Ambulans çok geç geldi. Ambulans gelene kadar, yaralıların özel araçlarla taşınmasını sağlamaya çalıştım. Sonra da, Suruç’taki devlet hastahanesi’nin bahçesinde oturdum saatlerce ağladım.  

Gezi direnişi ve sonrasında hep “pasif direniş”ten yana oldum. Hatta bu yüzden eleştirildiğim de olurdu ama patlamadan sonra bir savaş makinasına dönüştüm. Barış anlamını yitirmişti benim için. Biri bana barıştan bahsettiğinde küfür ediyormuş gibi geliyordu. Gözümü intikam hissi bürümüştü. O günlerde beni, her hangi biri, her tür şiddet eylemi için kolaylıkla ikna edebilirdi ama zamanla sakinleştim. Tekrar pasif direnişin de kalıcı kazanımlar getirebileceğini düşünmeye başladım. Birde, Kobanê’de oynamayı planladığım tiyatro oyununu geliştirip, içine, Suruç katliamını da eklediğim “Gezi’den Rojava’ya Giden Bir Yol Hikayesi” olarak nitelediğim bir oyun hazırladım. O oyunda Suruç katliamını ve yitirdiğim yoldaşlarımı anlatıyorum. Bu tiyatro oyununu oynuyor olmak da beni biraz sakinleştirmiş olabilir. Şu anki bütün derdim Suruç’u unutturmamak ve dava dosyasının üstündeki gizlilik kararının kaldırılması.