Gökkuşağı Forumu

"Ah Ah.. Bizim Zamanımızda.."

Cumartesi, 20 Eylül 2014

“Kaos’un 20. yılı vesilesiyle Eylül-Ekim sayısını Kaos GL 20. yıl özel sayısı olarak çıkaracağız. Senin de bu sayıda yer almanı çok istiyoruz.” diye mesaj görünce aldı mı beni bir heyecan. Dedim; herhalde bunlar beni kapak güzeli olarak istiyorlar. Olmadı orta sayfa güzeli… Meğerse “ah, ah bizim zamanımızda…” diye başlayan bir geçmiş yazısı istenirmiş. E o da sorun değil de, bir önceki sayıda, 9. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşmaya gelen Queer kuramcısı Jack Halberstam “hatırlamanın her daim iyi, unutmanınsa her daim kötü olduğunu iddia etmekten vazgeçelim. Bazen bir şeyleri farklı bir biçimde yapmak için nasıl yapıldıklarını unutmamız gerekir” demişken, bu yazıyı yazmam nasıl olacak? Neyse ki “her daim” kısmı kurtarıyor.

Bir şekilde geçmişten bahsedilirken ister istemez teknolojide gelinen sonlanmayan nokta önem kazanıyor. İletişim için mektup (elektronik olmayanı, üstüne pul yapıştırılanı), şanslıysanız sabit hatlı telefon kullanıldığı bir dönemden anında tepkilerin dillendirildiği sosyal platformlu döneme. Ah, ah diye hayıflanacak ya da neler çektik neler, diyecek değilim ama geçmişi hatırlamak gerektiğinde ister istemez imkânları da hatırlamak gerekiyor.

“İyi de sen kimsin, ayrıca niye senden de 20. yıl için katkı istendi” diyenler olacaktır haliyle. Kaos GL dergisinin ilk dizgicisi, grafikeri, yazarlarından birisi… Şimdi yazdıklarım bir yana, dizgi ve grafikerlik kısmı gerçekten içler acısı bir durum. Henüz f klavye daktilo yazmayı öğrenmiş olmanın sevincini yaşamaktaydım. Özellikle Hollywood filmlerinde bolca görülen bilgisayarın ülkemiz işyerlerinde de artık kullanıldığını da duyuyordum. Ancak sadece bir ara çalıştığım temizlik işinde, üstünü silmek için temas etmiştim. İşte bu kaos ortamında dergi çıkarmak lazım, sonuçta söz uçar, yazı kalır, şeklinde konuşup dururken, elimizde de çok rahat bir dergiyi çıkartacak kadar yazı varken (beynimizde ise onlarca sayıya yeterdi) işin teknik boyutunu da ben halledebilirim, çünkü rahat 5-6 parmak daktilo yazıyorum, demiştim.

Hayatımın ilk İstanbul ziyaretini de orada yaşayan ve yıllardır dergi çıkartmaktan bahseden “bağzı”larıyla görüşmek için gerçekleştirdim. Sonuçta görüşmeye gittiğimiz kişinin “olmaz bu iş, bu camiaya dergi çok, ver içkiyi, sabaha karşı da ver çorbayı” şeklinde bir hayal kırıcı ama niyeyse inadımızı kıramayıcı öğüdüyle döndük İstanbul seyahatinden.

 

Daha çok insana ulaşmak için çeşitli sosyal medya aracılığıyla (yani o zaman için popüler dergiler; gençlik, karikatür, politik ve güncel dergiler) duyurular yaptık. Bu çabalarımız sadece dergi çıkarmak için değil, aynı zamanda bir araya gelme, birlikte söz üretme adına çabalardı. Zaten LGBTİ hareketi üzerine çeşitli tezlerden yazı dizilerine bunlar topluca yer aldığı için ve söz konusu yazı derginin 20. yılı dolayısıyla olduğundan sürecin dergi kısmından bahsedeyim.

Ankara’da düzenli toplantılar yapmaktaydık. Her toplantı bol konuşmalı, fikirlerin havada uçuştuğu, kendimizi geliştirdiğimiz, bazen de birbirimize girdiğimiz, mekânlardan dolayı üstümüze sigara sinmiş, yorgunluktan ölsek de kendimizi çok iyi hissettiğimiz, ertesi gün Pazartesi olmasına rağmen sendromunu yaşamadığımız, haftasonu tatilimizi saatlerce toplantıda geçirmiş olmamıza, buna karşılık haftanın herhangi bir günü dinlenme olanağımız olmadığı halde bitmiş, tükenmiş hissetmediğimiz şekilde geçmekteydi. Yukarıda da belirttiğim “söz uçar yazı kalır” bu toplantılarda da bolca dile geliyordu. Artık dergi somut olarak çıkmalıydı.

O sıralarda çalışmakta olduğum işyerine bilgisayar alınmış, daktiloda dergi yapmak neymiş, bilgisayarda şöyle afili afili bir dergi bile yaparız, moduna girmiştim. Her ne kadar bilgisayarda yazıyı yazmak ile dizgi yapmanın hele hele dergi grafikerliğinin farklı işler olduğunu bilsem de cahil cesareti ile yaparım yahu, nedir yani havasındaydım.

Bir de şöyle acı bir durum vardı ki, elimizde hiçbir yazı elektronik ortamda değildi. El yazıları ya da daktilo edilmiş yazılardı. Bunlar sıfırdan bilgisayarda yazılacaktı. Bilgisayarın ilk günlerinde hele ki f klavyeden q klavyeye geçiş dolayısı ile yarım sayfalık bir yazı için işyerindekileri bir saate yakın bekletmiş biri olarak bu gözü karalığımı takdir etmek lâzım.

Yazıları işyerinde bilgisayarda yazmaya başladıkça dergi gözümüzde daha da somut hale geliyor, ben yazdıkça yazı hızım artıyor ve bilgisayarda artistik şeyler de yapabileceğimi öğreniyordum. Her ne kadar mizanpaj ilk sayı için oldukça zorlayıcı olsa da (kapak için ters üçgenin içinde yazı yazmak saatler sürmüştü) sonunda dergiyi çıkarabiliyor olmak oldukça güzeldi.

Dergide her yazının başlığını öğrenmiş olduğum Word Art ile yaparken sırf öğrendim, her başlığı ayrı bir şekilde yazayım şeklinde değil ama yazıyı bilgisayarda dizmekte iken bende uyandırdığı his ile farklı başlıklarda yazıyordum. Sayfa numaralarını bile tek tarz değil, kimi sayfada roma rakamıyla, kimisi yazı ile, kimisinde de rakam ve yazı karışık şeklinde yazıyorduk. Yıldırım Türker’in yorumuyla “varolan sıradanı her türlü kırmaya çalışıyor”duk.

İşyerinde tek başıma yazıları dizme işi birkaç sayı sonra işyerime gece birkaç arkadaş ile girip dizgi yapmaya, sonrasında bir arkadaşımızın bilgisayar alması ile, o arkadaşımızda toplaşıp sabahlayarak bir dergiyi dizili hale getirmeye döndü.

16 sayfalık dergimizi fotokopicide çoğaltıp eve geldiğimiz ilk sayıyı harmanlayıp zımbalamanın heyecanı matbaadan alma heyecanına evrildi.

İlk sayı hazır olduğunda takvim Eylül ayının 20’sini gösteriyordu. Biz de bundan sonraki sayıları da her ayın 20’sine yetiştirebiliriz, diyerek onlarca sayıyı buna göre çıkarttık.

İlk sayılarda derginin insanlara ulaşması zaman alacak, az sayıda çoğaltılıp daha da az sayıda satılacaktı. Hele ki üstünde açıkça eşcinsellerin sözünü söylediği belirtilirken her görenin kolayca alamayacağını, her alanın evine götüremeyeceğini, götürenin de okuyunca saklayamayacağını biliyorduk.

Maddi olanaksızlıklar, derginin somut hale gelmesi için en azından iki gecemizi gündüzümüze katmamız bizi fiziken yorsa da, dergimizi gördüğünde kendini mutlu hisseden, her ayı iple çeken bir kişinin haberi bile bizi yeniden motive ediyordu.

Dili ağır, renksiz, fazla asi vb. eleştiriler de başka nasıl olabilir üzerine kafa yormamıza neden oluyordu.

İnternet Türkiye’de de ulaşılabilir oldu ve kimi yazılar mail ile dizili olarak gelmeye başladı. Bilgisayarımız ve yazıcımız oldu, kendimizi Sex and the City dizisindeki saray yavrusu büroya kavuşmuş hissettik. E kolay değil tabi, işyerindeki nokta vuruşlu iğneli yazıcının onlarca iğnesinin kâğıdı ve binayı inlettiği yazıcı ile başlamış, lazer yazıcıya geçmiştik.

İlk sayılardan sonra hızla artan ve artık sıralayarak sonraki sayılara sarkıtmak zorunda kaldığımız yazılar, insanların söylemek istediği sözlerinin hiçbir zaman bitmeyeceğini, dergi ile doğru bir adım attığımızı gösterdi bizlere.

İlk yıllardaki şekilde her ay çıkmaya devam etseydi 138. sayı üzerine bir yüz sayı daha eklenmiş, bu durumda bir yıl sonra da 250. özel sayısı olabilirdi. Neşriyat dünyasına bakıldığında yıllarca yayınına ara vermeden devam edebilmiş yayın sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecektir. Bu yanıyla bile Kaos GL dergisi tarihteki yerini almıştır. 

Bu yazı, Kaos GL Dergisi’nin “Queer Çalışmaları” dosya konulu 20. yıl özel sayısında yayınlanmıştır.