Gökkuşağı Forumu

LGBTİ, Zeki Müren ve Bülent Ersoy’u Aşmamızı Sağlıyor mu?

Pazartesi, 24 Mart 2014
İki Onur Haftası önce tanımadığım biri facebook’tan bana “LGBT bir birey misin?” diye sordu. Onur yürüyüşlerine gidip gitmediğimi merak ediyordu, yürüyüşlerle ilgili soruları vardı, yazıştık. Farklı kimlikleri ifade eden kelimelerin baş harflerinden oluşmasına rağmen, LGBT kelimesinin bireysel bir kimlik ifadesi olarak dolaşıma girdiğini böylece fark ettim. LGBT bir birey olup olmadığımı ilk o zaman düşünmeye başladım. Evet, ben LGBT bir bireydim. Kimliklerin üzerimize dar gelmesi, sınırları arasındaki belirsizlikler ve basmakalıpları güçlendirme potansiyelleri nedeniyle kendime biseksüele ek olarak LGBT demekte zorlanmadım. LGBT kelimesini bireysel olarak üstlenmeyi, cinsiyet ve cinselliğin kadın-erkek zıtlığının ve herkesten beklenen kadın-erkek beraberliğinin içine sıkıştırılmasına karşı bir haykırış olarak hissettim. Sözlük anlamıyla hangi kimliğin içine sığdığını ifade etmek yerine, kendinle ilgili karşı tarafa net bilgi vermeden “o bildiğin natrans heteroseksüellerden değilim cicim”le yetinerek kafaları karışık bırakma potansiyelini çok sevdim. Geç de kalsak nihayetinde kelimenin sonuna İ harfini de ekleyip, “İ ne için, ibne mi?” gibi sorular sayesinde interseksin ne demek olduğunu da anlatmaya başladıktan sonra, “ben LGBTİ bir bireyim” dediğinde “beden, cinsiyet ve cinsellikle ilgili bebekliğinden beri sana zorla ezberletilen kalıplardan başka her şeyim, herhangi birisiyim, bir şeyim işte” gibi bireysel kimlik tarifinde müthiş esneklik yaratma ihtimaline hayran kaldım.
 
LGBTİ’nin ortaya karışık kullanımının sınırları bulanıklaştırma ihtimalini bir cebe koyalım. Peki bu kelimenin gücü kendimizi ifade etmeye, anlaşılırlığın sınırlarını zorlamaya yetiyor mu? “Bildiğin gibi değilim” diyerek karşımızdakini otomatik yanıtlardan çok sorularla baş başa bırakmamız, okullardan, sokaklardan, evlerden, filmlerden, kitaplardan fırlayan otomatik yanıtların açılan boşluğu tekrar doldurmasına neden oluyor mu? Örneğin “Diren Ayol”lar, “Nerdesin Aşkım”lar, “Zeki Müren’e Sordum Diren Dedi”ler bizleri “direnişin cesur ve eğlenceli LGBTİ’leri” olmaktan daha farklı bir yere götürebildi mi? Peki bu LGBTİ kim olarak görüldü, tanışmaya yeni başlayanların zihninde nasıl bir tanım, nasıl bir oluş tarifi inşa etti? Bu sorulara ancak izlenimsel cevaplarım var, bu sorularla ilgili araştırmalar yapsak keşke.
 
2000’li yıllara kadar Türkiye’de, LGBTİ’nin tamamı değil ama bir bölümü, “Bir Zeki Müren, bir ben”, “bir Bülent Ersoy, bir ben” sendromu yaşadı. Yani geyler ve trans kadınlar varlığımıza dair yoğun yalan propagandası altında tek başlarına yaşarlarken kendileri dışında birisinin daha bulunduğunu biliyorlardı, ta ki bir diğerine ulaşana kadar. O dönemler, LGBTİ’nin diğer bölümü, lezbiyenler, biseksüel kadınlar ve erkekler, trans erkekler ve interseksler bunu bile yaşamıyorlardı. 2013 Onur Yürüyüşü’nü twitter’da hangi hashtag’le duyursak, diye konuşurken ortaya çıkan “#direnayol” bir yandan çok hoşuma gitti, ama bir yandan da tüm LGBTİ’lerin kendini içinde hissedebileceği bir çağrı olduğundan şüphe duydum. Bu çağrı karikatürleştirilen efemine erkeğe sahip çıkan ve cinsiyet kalıplarından özgürleşmenin tam da en orta yerinden politik bir müdahale olduğunu gösteren muhteşem bir çağrıydı.  Ama kendimi onur yürüyüşüne davet edilen biseksüel bir natrans kadın olarak değil de, geyler ve trans kadınlarla dayanışmaya davet edilen bir feminist gibi hissettim. #direnayol çağrısının gücünü sosyal medyada ve sokakta izlediğimde, sadece LGBTİ’ler açısıdan değil natrans heteroseksüeller açısından da cinsiyete dair omuzlarımıza yüklenmiş her ne varsa uçup gitmesini sağladığını, müthiş bir ferahlama yarattığını gördüm.
Tüm bunlara baktığımızda ne oluyor peki? LGBTİ hareketinin toplumsal ve söylemsel görünürlüğünün cinsiyet sınırlarını aşma ihtimali barındırmasına rağmen, Zeki Müren ve Bülent Ersoy’un güncellenmiş cesur ve eğlenceli yeni versiyonları diye algılanma sınırında kaldığını düşünüyorum. Sanki yepyeni ve kışkırtıcı bir alan açılıyorken azımsanmayacak bir deneyimler öbeği karanlıkta kalmaya devam ediyor. Lezbiyenler, biseksüel kadınlar ve erkekler, trans erkekler ve interseksler, LGBTİ kelimesi tarafından kapsanıyor olmalarına rağmen, LGBTİ hareketi bütünlüğü içinde görünmezleşiyorlar. Trans erkeklerin son yıllarda deneyim paylaşımı ve toplumsal analiz içerikli yazılı ve görsel üretimleri bu betonsal bütünlük içerisinde çatlaklar yaratıyor. İntersekslerin kendi deneyimlerini internet üzerinden paylaşmaları ve LGBTİ hareketine aktif katılımları yeni tartışmalar, sorgulamalar yaratmaya başlıyor. Ama meclisinden kahvesine eril dünyamız, LGBTİ hareketinin çoğunlukla erkekliği bozduğu yerlerden dikkat çekmesine neden oluyor. Yeni erkeklikler ve zaten varoluşu gereği erkeklik dışında kalanlar adına “yaygın kamusal ifade alanlarına sahibiz” demek için çok erken.
 
Onur yürüyüşüne katılan lezbiyen veya biseksüel kadınların “bu kadınlar da geyleri desteklemek için gelmişler” diye algılanabildiğini gördüğümden beridir bu tartışmaları yapıyorum kendi içimde. Yürüyüşlerde slogancılar tüm kimliklerle ilgili slogan attırmaya çalışırken kalabalığın çoğunlukla “eşcinseller vardır” ve “translar vardır”lara eşlik etmesi ve diğerlerinde sesin cılız çıkıyor olması da cabası. Bir toplumsal hareket içinde bedenen varolmak, yapılan çalışmaların her aşamasında elini taşın altına koymak, ara sıra bu kimliklerle ilgili etkinlikler yapıyor olmak yeterli değil belli ki. Kaos GL’nin 1996’da yayınlanan 18. sayısının kapağında şu tespit vardı: “sorunumuz iki aşamalı: lezbiyenlerin bu aşikar görünmezliğinin nasıl açıklanacağı... ve şu her tarafa yayılmış geleneksel heteroseksist aşk, seks, ticaret, otorite, mülkiyet, habercilik, siyaset ve eğlence tasvirlerinin nasıl alt üst edileceği” O dönem LGBTİ hareketine aktif katılan lezbiyen ve biseksüel kadınları tek tek parmakla gösterebilirdik. Hani örgütlenmeler zaten çok yeniydi, ama o küçüklük içinde bile bizler yok gibiydik. Ondan sonra çok şey değişti, örgütlerimizin yarısını, bazen yarısından bile fazlasını lezbiyen ve biseksüel kadınlar oluşturuyor ama Kaos GL’nin 18 yıl önceki kapağındaki soru hala geçerliliğini koruyor.
LGBTİ hareketi 2014 yerel seçimlerine çeşitli partilerden belediye meclis üyesi adaylarıyla katılıyor. Bir toplumsal hareket olarak yerel ve genel yönetimlerin sorunların çözümünde ve toplumsal dönüşümün önünü açmada aktif rol oynaması gerektiği fikriyle ortaya çıktı bu durum. Adayların hepsi, sanki düne kadar tek hedefimiz ülke yönetiminde bulunmakmış gibi yapılan seçilebilir yerden/seçilemez yerden tartışmasına kurban edilmeyecek kadar çok kıymetli. Adaylık ve seçim sürecinin kendisi LGBTİ hareketinin çoğunlukla hapsolduğu şehir merkezlerinin dışında ilişki ağları geliştirme imkanı açısından zaten başlı başına bir toplumsal dönüşüm çalışması. Seçildikten sonrası ise başka bir süreç. Bu önemli çalışma içerisinde CHP’den Beşiktaş belediyesi meclis üyesi adayı olan Sedef Çakmak’ın lezbiyen veya biseksüel kadınlar açısından görünürlük yaratıyor olmasının altını çizmeliyiz. Adayların hayallerini anlattıkları Kaos GL haberinde Sedef diyor ki:
 
“Benim için dünyanın en değerli varlıklarından biri olan kız arkadaşımın elini İstanbul’un her sokağında tutmak, para vermeden deniz kıyısında oturup, insanın içinde mutluluk hissi uyandıran bu şehirde ‘Acaba dayak yer miyiz, biri laf atar da sinirlerimiz bozulur mu’ korkusunu yaşamadan, mutluluğumu sevdiceğime sarılarak paylaşabildiğim bir kentte yaşamak istiyorum.”
 
“Kimliklerden çok, meclis üyelerinin yapacağı çalışmalar önemlidir” diyebilirsiniz. Bu görüşe tamamen karşı çıkmam zaten. Sedef’in meclis üyesi adaylığında beni tek ilgilendirebilecek konu cinsel yönelimi olsaydı, benim de ilgimi bir yere kadar çekebilirdi. Ama LGBTİ hareketinin özgürlükçü ve ayrımcılık karşıtı değerlerini benimseyen ve feminist bakış açısına sahip biri olması bir aday olarak kimliğine sahip çıkma tarzı yıllardır dillendirmeye çalıştığımız tavırlarla özdeş olduğu için daha da önem kazanıyor. Ancak bir insanın yerel veya genel yönetimlerde yapacakları/yaptıkları kadar kimliği de önemli. Özellikle bizimki gibi toplumsal alanlarda varlığı reddedilen/yok sayılan kimliklerin reel siyasette temsil edilmesi, sadece reel siyasette değil, medya, sanat, iş hayatı, akademi, toplumsal siyasette, vs. varlık göstermesi, içinde yaşadığımız hapishanelerin duvarlarında aşınma yaratır. O nedenle Türkiye LGBTİ hareketinin lezbiyen/biseksüel kimliklerine sahip çıkan bir yerel yönetim adayı çıkarmış olmasını tarihi önemi var. Sedef’in adaylığı, ve umarım meclis üyeliği, önümüzdeki yıllarda, kimbilir ne yöne doğru dönüşmüş bir toplumsal hareket olarak geçmişe dönüp baktığımızda mihenk taşlarından biri olarak sayacağımız konular arasında bulunacak. Adaylar arasında trans erkeklerin ve intersekslerin bulunmuyor olması öznelerin LGBTİ hareketine son yıllarda katılmış olmalarından kaynaklanıyordur ve umarım çok kısa zaman içinde bu durum değişecektir, diye düşünmek istiyorum. Ama her daim heyecanla altını çizdiğimiz “Gezi Direnişi’nden sonra LGBTİ’lerin görünürlüğü çok arttı ve burdan ortaya çıkan özgüvenle bir çok örgüt kuruldu ve yerel yönetimlere talip olduk” söyleminin hayattaki karşılığı içinde hareketin ilk yıllarından beridir özne olarak bulunan lezbiyen ve biseksüel kadınlardan hiç bir aday çıkmamış olsaydı büyük bir umutsuzluğa kapılırdım.
 
Yeni toplumsal hareketlerin son 20 yılda kat ettikleri yola,  internet ve sosyal medyanın yaşamlarımızdaki etkisine baktığımızda, artık trans erkekler, interseksler, lezbiyenler ve biseksüeller olarak “bir Zeki Müren’im bile yok” noktasında sayılmayız. Örgütler, etkinlikler, toplantılar, eylemler, kitaplar, filmler, mekanlar, web siteleri gibi “yalnız değilsiniz” mesajı veren bir çok çalışma var. Ancak yol daha uzun; mevcut durumu bir bebeğin emeklemesiye eş tutabiliriz. Çünkü bilginin üretildiği ve paylaşıldığı kanallar maalesef bütün toplumun erişebileceği kadar yaygın değil. Yoksulluk ve gelir dağılımı arasındaki uçurum, ataerkil sıvayla güçlendirilen ev duvarları duygularımız ve deneyimlerimizle ilgili bilgilere erişim konusunda hepimize eşit fırsat tanımıyor. Ayrıca üretilen çalışmalar da gök gürültüsü gibi sürekli çakıp duran gündem içerisinde minik bir kuş sesi kadar. Bu noktada Kaos GL’nin 1996’daki kapağında yazan soruya tekrar geri dönüyorum. Lezbiyen görünmezliğini nasıl açıklayacak ve nasıl aşacağız? Ve eklemek istiyorum. Trans erkek görünmezliğini, biseksüel görünmezliğini, interseks görünmezliğini nasıl açıklayacak ve nasıl aşacağız?